TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şube Sekreteri A. Burak Coşkun, Son 10 yılda İstanbul’un ormanları, su havzaları ve tarım alanlarında yaşanan dönüşümün, kentin doğal sınırlarını zorlayan ulaşım, imar ve madencilik projeleriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
TMMOB: İstanbul’un Doğal Alanları Geri Dönülemez Bir Tahribat Sürecinde
Coşkun, “Son 10 yılda İstanbul’un ormanları, su havzaları ve tarım alanları, kentin doğal sınırlarını zorlayan devasa ulaşım, imar ve madencilik projeleri nedeniyle geri dönülemez bir tahribat ve parçalanma süreci yaşamıştır. TMMOB’nin ilgili meslek odalarının hazırladığı güncel İstanbul raporları ve kentin su güvenliğini inceleyen akademik bildiriler, bu sürecin tekil olaylar olmadığını, İstanbul’un yaşam destek sistemlerini sistemli biçimde aşındıran ortak bir yönelimin parçası olduğunu ortaya koymaktadır.” değerlendirmesinde bulunuyor.
Mega Ulaşım Projeleri Orman Ekosistemini Parçaladı
İstanbul’daki değişimin önemli başlıklarından birinin mega ulaşım projeleri olduğunu belirten Burak Coşkun, bu projelerin özellikle kentin kuzeyindeki orman alanları üzerindeki etkisine dikkat çekiyor;
“Bu değişimin ortaya koyduğu tablonun ana hatları şunlardır:
Mega ulaşım projelerinin yaratığı parçalanma; son 10 yılın en büyük değişimi, Kuzey Marmara Otoyolu, Yavuz Sultan Selim Köprüsü (3. Köprü) ve İstanbul Havalimanı projeleriyle yaşanmıştır. “INRAIL” adlı bir mega proje daha gündemdedir. Kentin “akciğeri” sayılan Kuzey Ormanları’nın kalbine inşa edilen bu projeler nedeniyle milyonlarca ağaç kesilmiş, yaban hayatı koridorları bıçak gibi kesilerek orman ekosistemi parçalanmıştır. Bu projeler sadece kendi ayak izleriyle kalmamış, kentin kuzeyini yeni yapılaşma baskılarına açarak ormansızlaşmayı hızlandırmıştır.”
İmar Baskısı ve Su Havzalarının Korunması
İmar planlarındaki değişikliklerin orman ve su havzaları üzerindeki baskıyı artırdığını ifade eden Coşkun, havza yönetimindeki dönüşüme ve Sazlıdere ile Ömerli örneklerine dikkat çekiyor;
“İmar baskısı ve havzaların hukuki zırhının kaldırılması; imar planlarındaki değişikliklerin derhal yürürlüğe konması, orman ve su havzalarındaki imar baskısının idari kararlarla meşrulaştırıldığına dikkat çekmektedir. Nitekim güncel çalışmalarda da vurgulandığı üzere, geçmişte doğal koruma statüsüyle sürdürülen havza yönetimi, artan imar ve sanayileşme baskısı altında yok edilmektedir. Bunun en çarpıcı örneği; 1996 yılından beri içme suyu kaynağı olan Sazlıdere Barajı’nın koruma statüsünün 2022 yılında bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla kaldırılarak mutlak koruma alanlarının TOKİ ve Emlak Konut eliyle yapılaşmaya açılmasıdır. Benzer şekilde, kentin en stratejik su kaynağı olan Ömerli Havzası içerisine İhtisas Organize Sanayi Bölgesi planlanarak havza koruma ilkesi doğrudan ihlal edilmektedir.”
Madencilik Faaliyetleri Ormanları Parçalıyor
İstanbul’un kuzeyindeki ilçelerde yoğunlaşan madencilik faaliyetlerinin de doğal alanlar üzerindeki baskıyı artırdığını belirten Coşkun, söz konusu faaliyetlerin orman örtüsü ve su kaynakları üzerindeki etkilerine ilişkin şu değerlendirmeyi yapıyor;
“Madencilik faaliyetleri, İstanbul’un Çatalca, Arnavutköy ve Şile gibi ormanlık ilçelerinde sayıları hızla artan taş ocakları, kum ocakları ve kömür madenleri, orman örtüsünü tamamen kazıyarak devasa çukurlar yaratmıştır. Bu maden ruhsatlarının su toplama havzalarıyla çakıştığını ve yeraltı suyu beslenimini engellediğini göstermektedir. Ayrıca madencilik ve enerji projeleri için açılan orman içi yollar, ekosistem bütünlüğünü bozmaktadır.”
Kanal İstanbul, Madencilik ve Kıyı Yapılaşması Afet Direncini Zayıflatıyor
Kanal İstanbul, madencilik faaliyetleri ve kıyıların imara açılmasının İstanbul’un ekolojik dengesi ve afet direnci açısından da ciddi sonuçlar doğurduğunu belirten Coşkun, kentin kuzeyindeki orman ve su havzaları ile güneyindeki kıyı şeridinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.
“İstanbul’un ekolojik dengesi ve afet direnci, kentin kuzeyindeki orman/su havzaları ile güneyindeki kıyı şeridi arasına sıkışmış hassas bir yapıya sahiptir. Kanal İstanbul, madencilik faaliyetleri ve kıyıların imara açılması gibi müdahaleler, bu doğal savunma mekanizmalarını eş zamanlı olarak tahrip ederek kenti afetlere karşı son derece kırılgan hale getirmektedir.
İstanbul’un ekolojik dengesi ve su güvenliği artık yalnızca iklimsel kuraklık değil, doğrudan planlama ve imar kararları baskısı altındadır. Özellikle Kanal İstanbul projesi, kentin Avrupa Yakası’ndaki en önemli içme suyu kaynaklarından olan Terkos Gölü’nün besleme havzasının bir bölümünü ve Sazlıdere Barajı’nı doğrudan güzergâhı üzerinde bırakmaktadır.”
Bu durumun, Terkos ve Sazlıdere kaynaklarından yıllık yaklaşık 70 milyon metreküp su kaybının yaşanmasına yol açacağını belirten Coşkun; “Kanal kazısı sonrası denize açılacak yapay bağlantı, kıyı akiferlerinde “tuzlu su girişimi” riski yaratmakta olup, tatlı su akiferlerinin zamanla deniz suyuyla dolması tehlikesini barındırmaktadır. Afet direnci açısından baktığımızda ise su havzalarının imara açılması, olası bir deprem, sel veya taşkın anında oluşabilecek tehlikeli atık sızıntılarıyla telafisi mümkün olmayan kirlilik ve zararlara yol açma potansiyeli taşımaktadır. Ayrıca kentin jeolojik bütünlüğünü bozarak Avrupa Yakası’nda 5-8 milyon civarı nüfusun yaşayacağı bir “suni ada” yaratması, beklenen Marmara depremi sonrasında tahliye, arama-kurtarma ve lojistik süreçlerini içinden çıkılmaz bir hale sokarak afet direncini sıfırlama potansiyeli taşımaktadır.” İfadelerini kullanıyor.
Kentin kuzeyindeki madencilik faaliyetlerinin de ekolojik ve afet direnci açısından önemli bir tehdit oluşturduğunu belirten Coşkun, şöyle devam ediyor;
“İstanbul’un kuzeyinde, özellikle Çatalca, Arnavutköy, Eyüpsultan ve Şile gibi ilçelerde yoğunlaşan taş, kum ve kömür ocakları, kentin “akciğerleri” olan Kuzey Ormanları’nı delik deşik etmiştir. Açık kaynaklı uydu verileri ve çevre raporları, devasa orman alanlarının madencilik uğruna yok edildiğini göstermektedir. Orman örtüsünün kaybı, sadece biyoçeşitliliği ve yeraltı suyu beslenimini yok etmektedir. İklim krizinin derinleştiği günümüzde ormanların madenlere feda edilmesi, İstanbul’un iklim afetlerine karşı en büyük doğal kalkanının elinden alınmasıdır.”
Kıyıların Yapılaşmaya Açılması Deprem Riskini Artırıyor
İstanbul’un kıyı alanlarında artan yapılaşma ve dolgu uygulamalarının da afet direnci bakımından ciddi riskler taşıdığını ifade eden Coşkun, Marmara Denizi kıyılarındaki dönüşüme ilişkin değerlendirmesinde şunları söylüyor:
“İstanbul kıyılarının, özellikle Marmara Denizi sahil şeridinin imara açılması ve devasa deniz dolgu alanları (Yenikapı, Maltepe vb.) yaratılması, afet direnci açısından çok ciddi bir mühendislik ve planlama hatasıdır. Beklenen büyük Marmara depreminde en yüksek ivmelerin kıyı şeritlerinde hissedileceği ve dolgu alanlarında “zemin sıvılaşması” yaşanacağı bilimsel bir gerçektir. Kıyıların imara açılması, deprem ve olası tsunami riskine en açık bölgelerde nüfus ve yapı yoğunluğunu artırmaktadır. Ekolojik açıdan ise kıyıların doldurulması deniz çayırlarını ve kıyı ekosistemini yok ederek Marmara Denizi’nin oksijen kapasitesini düşürmektedir.”
Burak Coşkun, İstanbul’un kuzeyindeki orman ve su havzaları ile güneyindeki kıyı alanlarında yaşanan dönüşümün bir bütün olarak ele alınması gerektiğini belirterek değerlendirmesini şöyle tamamlıyor:
“Özetle; kuzeyde ormanların madenlere, su havzalarının Kanal İstanbul’a kurban edilmesi ve güneyde kıyıların imara ve dolguya açılması, İstanbul’u doğal yaşam destek ünitelerinden koparmaktadır. Gerçek bir afet direnci, kenti rant odaklı mega projelere açmakla değil; ormanları, su havzalarını ve kıyıları mutlak koruma altına alan, bilim ve mühendislik temelli doğa tabanlı çözümlerle mümkündür.”
ÇED Süreçleri ve Yargı Kararlarında Denetim Tartışması
İstanbul’daki projelerin ÇED süreçleri, çevresel izin mekanizmaları ve yargı kararlarının uygulanması açısından da sorunlar barındırdığını belirten Coşkun, mevcut tabloyu havza koruma mevzuatının kâğıt üzerinde var olduğu ancak farklı idari makamlar eliyle fiilen aşındırılabildiği bir süreç olarak değerlendiriyor;
“İstanbul’daki projelerde ÇED süreçleri ve yargı kararlarının uygulanması, havza koruma mevzuatının kâğıt üzerinde var olduğu ancak farklı idari makamlar eliyle fiilen aşındırılabildiği bir tablo ortaya koymaktadır. Örneğin, Kanal İstanbul projesi 2020 yılı başında “ÇED Olumlu” kararı almış , ardından aralarında TMMOB’a bağlı ilgili meslek odalarının da bulunduğu çok sayıda kurum tarafından bu karara karşı iptal davası açılmıştır.
Dava kapsamında hazırlanan bilirkişi raporlarında projenin su kaynakları, sismik risk ve arkeolojik/kültürel varlıklar açısından ciddi endişeler taşıdığı tespit edilmiştir. Ancak bu ana dava yıllar içinde çeşitli mahkemeler arasında el değiştirmiş olup, yakın dönemde yeniden keşif ve bilirkişi incelemesi kararı alınarak hâlâ sonuçlanmamış durumdadır.
Buna karşılık, projenin güzergâhına bağlı rezerv yapı alanı ilanı ve çevre düzeni planı değişikliğine karşı açılan ayrı bir davada İstanbul 5. İdare Mahkemesi; planlama kararlarının yeterli bilimsel ve teknik analize dayanmadığı, kamu yararına ve şehircilik ilkelerine aykırı olduğu gerekçesiyle iptaline hükmetmiştir.”
Çevresel izin mekanizmalarındaki kopukluğun Ömerli Havzası örneğinde de görüldüğünü belirten Coşkun, söz konusu projeye ilişkin süreci şöyle aktarıyor:
“Çevresel izin mekanizmalarındaki kopukluğun bir diğer somut örneği, Ömerli Havzası içerisine planlanan İhtisas Organize Sanayi Bölgesi’dir. İSKİ’nin bölgeyi “çevresel sürdürülebilirlik açısından kritik öneme sahip alan” olarak tanımlamasına ve hazırlanan koruma planı taslağında bu projenin içme suyu yönetmeliğine aykırı olduğunu belirtmesine rağmen; projenin yer seçimi ilgili bakanlık tarafından onaylanmış, ÇED süreci olumlu bulunmuş ve yerel meclis kararıyla çevre düzeni planı değişikliği geçirilmiştir.”
Sazlıdere Barajı’nın statüsünün kaldırılması sürecinin de kurumlar arasında hukuki ve idari uyuşmazlığa dönüştüğünü ifade eden Coşkun, şu değerlendirmeyi yapıyor;
“Sazlıdere Barajı’nın statüsünün kaldırılması sürecinde de idari kararların kurumlar arası açık bir uyuşmazlığa dönüştüğü görülmektedir. İSKİ, baraj çevresindeki inşaatları Su Havzalarını Koruma Yönetmeliği’ne aykırı bularak “kaçak yapı” olarak tanımlamışken; çevre ve şehircilikten sorumlu bakanlık aynı arazi üzerinde söz konusu yapılaşmayı savunarak İSKİ ile birbiriyle çelişen hukuki pozisyonlara sahip hale gelmiştir. Tüm bu bulgular; kentin en kritik su kaynaklarını etkileyen projelerin denetiminin, istikrarlı bir hukuki ve idari çerçeveden ziyade süregelen bir belirsizlik ve yetki çatışması ortamından yönetildiğini göstermektedir.”
Bu tablo, doğal alanlardaki dönüşümün yalnızca çevresel ve mekânsal bir tahribat olmadığını; aynı zamanda bu alanlarda yaşayan insanların yaşam biçimlerini ve geçim kaynaklarını da doğrudan etkilediğini gösteriyor.
Devam edecek…
Kaynaklar:
https://www.cmo.org.tr/kanal-istanbul-ve-yenisehir-projesi-teknik-raporu-2-yayinlandi-202411151218
Kanal İstanbul Çalıştay Raporu (https://kanal.istanbul/wpcontent/uploads/2021/12/kanal_istanbul_calistay_raporu.pdf )
Kuzey Ormanları’nda 5. büyük yıkım dalgası: 45 bin ağacımızı daha kesecekler!
Kuzey Ormanları’nda 5. büyük yıkım dalgası: 45 bin ağacımızı daha kesecekler!
https://www.tmmob.org.tr/icerik/kanal-istanbul-ced-olumlu-karari-iptal-edilsin
İdare Mahkemesi, Kanal İstanbul’un rezerv alan ve çevre düzeni planını iptal etti









Comments 1