Ekolojik tahribatın toplumsal ve sınıfsal sonuçlarına dikkat çeken Çevre Teknolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Beyza Üstün, doğal kaynakların kullanım biçimindeki değişimin yaşam alanları, mülksüzleştirme ve kentleşme politikaları üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor.
Metalaştırma Kriz Üretiyor, Sınıfsal Uçurumu Derinleştiriyor
Suyun ve doğduğu havzanın ormanı, merası, tarım alanı ve yeraltı akiferleriyle birlikte ticarileştirilerek sermaye birikimine sokulmasının büyük bir yaşam krizine yol açtığını vurgulayan Prof. Dr. Beyza Üstün, su döngüsünün kırılma sürecini şöyle aktarıyor:
“Maden patlatmalar, yeraltı barajları, kaya gazı sondajları, ve dip katmanlarda var olan ısıl kaynakların yukarıya çekilmesi üzerine yapılan bütün prosesler, sermaye birikimleri üzerinden sürdürülen bütün prosesler bu döngünün tamamen kırılmasına, yok olmasına giderek yaşamın krizine dönüşecek. Şüphesiz bu krizin içinde o havzada var olan ve yaşamını sürdüren insanların, halkların yaşamını sürdürme şekilleri ellerinden alınarak, yaşam alanları ellerinden alınarak sömürü ve güvencesiz sistem sınıfsal uçurumu daha da derinleştirecek…”
Geçimlik Tarımdan Güvencesiz İşçiliğe
Kırsaldan koparılan toplulukların kent çeperlerinde güvencesiz işçilere dönüştüğünü ifade eden Üstün, bu zorunlu göç dalgasının bölgelerin benliğini ve demografik yapısını tamamen dönüştürdüğünü belirtiyor.
Prof. Dr. Üstün’e göre; “Yerinden fazla edilenler geçimlik tarımdan koparılanlar, tarım alanlarının sermayeye dönüştürümü ile sermaye alanına dönüşümüyle oluşacak bu baskı sömürü su havzalarının topluca sermaye birikimine sokulmasının alt sınıflardaki olan bu baskıyı ve döngüyü kıran bu müdahaleler orada yaşayan halkların önce yaşamından koparılması, sonra kırdan diğer bölgelere zorunlu göçe zorlanmaları, yerlerinden zorunlu edilişler onların gittikleri yerde güvencesiz koşullarda işçileşmesi, güvencesiz koşullarda yaşaması giderek yoksullaşmasına, giderek kimliksizleşmesine, bölgenin giderek kendi benliğinden kopartılmasına, demografik yapısının tamamen dönüşümüne neden olacaktır.”
Bölgesel eşitsizliklere de dikkat çeken Üstün, “Kürdistan coğrafyasında petrol aramalarıyla, jeotermal sondajlarla, kaya gazı sondajlarıyla, el konulan yaşam alanlarındaki mahkûmiyet ve sömürünün diğer bölgelere oranla eşitsizliği ayrıca bu sömürü düzeninin bir sonucudur bu düzen bölgesel eşitsizlikler yaratmaktadır ve yarattığı eşitsiz bölgelerde daha sert, daha derin daha acımasız daha hızlı bölgeyi tahrip etmektedir.” ifadelerini kullanıyor.
Tarım Politikaları Gıda Krizine Neden Olacaktır
Doğal varlıkların ticarileşmesinin doğrudan bir gıda krizini tetiklediğini belirten Prof. Dr. Üstün, geçimlik tarımdan koparılarak endüstriyel tarıma mahkûm edilen gıda politikalarının toplumsal faturasını şu şekilde vurguluyor;
“Endüstriyel tarımla sürdürülen bir tarım politikası sonucunda; doğrudan beslenme hakları, tüm yaşayanların ellerinden alınmış olacak. “Gıda krizi” olarak ifade edilen yaşam için gerekli olan gıdaya erişim o gıdanın doğru alınması, kimyasallardan arınmış, genetiği değiştirilmiş, organizmalardan arınmış, geçimlik tarımdan kopartılarak endüstriyel tarımdan kimyaya, GDO’ya mahkûm edilmiş bir sermaye birikimine sokulmuş. Tarım politikalarının şüphesiz bölgede yaşayan halklar başta olmak üzere o gıdanın eriştiği herkes için gıda krizine ve adaletsizliğe neden olacaktır.”
Kıyılar ve Su Yüzeyleri Yeni Kentleşme Politikasına Açılıyor
Kayıpların sadece karasal alanlarla sınırlı kalmadığını, kapitalist yönetişim sisteminin artık kıyı çizgisinin ötesine, denizin ve göllerin içine doğru genişlediğini ifade eden Prof. Dr. Üstün, artan dolgu, liman ve marina projelerine dikkat çekiyor:
“Son çıkan yönetmelikte olduğu gibi göl yüzeyinin kullanıma açılması,balık çiftliklerinin yanı sıra, rüzgar santralleriyle güneş santralleriyle deniz üstünün kullanıma açılması, kentleşme politikasının içine sokulmasının nedeni gelinen politik,tarihsel,düzlemde yönetim sisteminin yeni aşamalarından biridir.
Dolayısıyla kıyılar artık kıyı çizgisinin toprak kısmı değil,havzası değil, kıyının kıyı çizgisinden sucul sistemin içine doğru kullanım esasları belirlenmektedir. O yüzdendir ki iki adım başı liman projeleri dolgular, marinalar hızlıca ÇED olumlu kararlarıyla bakanlık tarafından farklı farklı şirketlere onanmaktadır.”
Soma’dan Sur’a, Akbelen’den Megakent Baskısına: Sermaye Yaşamı Çökertiyor
Sermaye birikiminin yarattığı tahribatı liberal bir düzlemde tartışmanın yetersizliğine dikkat çeken Prof. Dr. Üstün Soma, Sur, Akbelen ve Kanal İstanbul güzergâhı üzerinden somut örnekler veriyor:
“Somada geçimlik tarımdan kopartılıp kömür sahasına mahkûm olan işçilerin, sömürü sistemi içinde, iş cinayetlerine kadar ulaşan hikayesi budur. Sur içinden kopartılıp, yaşam alanından dışarıya zorunlu olarak gönderilen halkların, yaşadığı sefalet, demografik yapısından, benliğinden koparılması sonucunda yaşadığı bütün bu baskı, ve Sur içinin demografik yapının bugün döndürdüğü burjuva sistematiğine ve rejimin yarısı olan kentleşme düzenine mahkûm edilmesinin sonuçları budur.”
Kanal İstanbul güzergâhındaki Küçükçekmece, Kuzey Ormanları, Kilyos ve Durusu havzalarının da megakent baskısıyla “nitelikli nüfus” iddiasıyla burjuvazinin kullanımına açıldığını vurgulayan Üstün, şunları ekliyor:
“Gökdelenlerin, betonların kültüründen kopartılmış halkların yaşam alanları oluşmakta betonlar daha yaygın, gökdelenler daha fazla, toprak doğal sistemler, korular, kent parkları, orman ekosistemleri giderek yok olmakta, tarım alanları hiçe sayılmakta, kent baskısının içine alınmaktadır. Dolayısıyla orada da hem kentin, kentleşme politikalarıyla kimliği değiştirilmekte, rejimi temsil eden, kapitalizmin görüntülediği mega kentler, faşist sistemlerin siyasetinin yansıtıldığı ortasında camiler her meydana açılan sokaklar, cezaevi kıvamındaki sur içinde olduğu gibi bloklar dolayısıyla hem siyasi rejimin temsiliyetiyle bir kent dokusu açığa çıkmakta hem kapitalizmin uygun gördüğü bir kentleşme politikası yaşama yansımaktadır.”
‘Bu Politik Düzlemle Yaşam Örgütlenemez”
Kır ve kent mücadelesinin birbirinden ayrıştırılamayacağını ve ekolojik yıkıma karşı ortak bir mücadele hattının (“müşterekler siyaseti”) kurulması gerektiğini belirten Prof. Dr. Beyza Üstün, liberal çevreci söylemleri eleştirerek sözlerini şöyle tamamlıyor:
“Kentli halkın haklarını gözeten bir politik düzlemle kırdaki halkın geçimlik yaşamından, yerinden zorla edilen halkın eşitsiz yaşam koşullarına, sömürü koşullarına mahkûm edilen halkın yaşam hakkı üzerinden müşterek bir stratejinin örülmesi son derece kıymetli.
Ancak şu unutulmamalıdır: Hadi bunlar bir araya gelsin politikalarıyla üretilebilecek bir strateji değildir.
Dolayısıyla bugünkü gerçeklik, kır ile kentin iç içe geçmesi. Kent politikaları da, kır politikaları da iç içe geçmenin nedenini, sonucunu birlikte gören bir yerden praksise taşınmalıdır.
Bu praksis ancak sürecin birlikte aktığını ve bir birinden ayrıştırılamayacağını gördüğümüz. Bunu politikaya taşıdığımız zaman bir müşterek mücadele hattına götürecektir.
Henüz müşterek bir ekoloji mücadelesinin praksisi kurulabilmiş değildir.
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki kötünün iyisini tercih eden bir politik zemin genel anlamda çok yaygındır. Bu zemin zaten liberal bir zemindir. Böyle bir liberal politik düzlem ile ortak müşterek sisteme karşı tutum alınamaz yaşam örgütlenemez.”
Doğal alanlardaki dönüşüm, yalnızca ekosistemlerin ve toplumsal yaşamın değişimiyle sınırlı kalmıyor. Ormanların, su kaynaklarının ve tarım alanlarının zarar görmesi; çevresel koşullar üzerinden doğrudan insan sağlığıyla da bağlantılı bir süreci beraberinde getiriyor. Bu nedenle ekolojik tahribatın halk sağlığı boyutu, çevre tartışmalarının önemli başlıklarından biri …
Devam edecek…









Comments 1