Feyza Hepçilingirler’in “Eski Bir Balerin” öyküsünde kadın, bir gün sokağa çıkar ve bir anda yaşlandığını fark eder. Yaşlanma bir saniyede olmaz elbette. Ama insan, bazen onu bir saniyede anlar… Eve döner, ağlar, aynaların üstünü örter kadın. Sonra örtüleri kaldırır, eve boy boy ayna doldurur. Artık yaşlanma yalnız bedende değil, evin duvarlarında da görünür olur.
Türkiye’nin yaşlanma meselesi biraz da böyle. Ayna orada duruyor. Biz ise kimi zaman üstünü örtüyor kimi zaman içine bakmak yerine kriz, çöküş, tehlike, yük gibi korkutucu kelimelerle yankılıyoruz yaşlılığı.
TÜİK’in “İstatistiklerle Yaşlılar, 2025” bültenine göre Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus, son 5 yılda yüzde 20,5 artarak 9 milyon 583 bin 59 kişiye ulaştı; toplam nüfus içindeki payı da yüzde 11,1’e çıktı. Kurum bu tabloyu “küresel yaşlanma süreci” ve “demografik dönüşüm” kavramlarıyla açıklıyor. Sağlık alanındaki gelişmeler, yaşam standardı ve beklenen yaşam süresindeki artış, nüfusun yaş yapısını değiştiriyor.
TÜİK’in “yaşlı bağımlılık oranı” olarak gösterdiği rakam ise, çalışma çağındaki nüfusa düşen yaşlı nüfusu anlatıyor. 2025’te bu oran yüzde 16,2. ana senaryoya göre bu rakamın 2060 yılında yüzde 45,5’e çıkması bekleniyor. Oran, sosyal güvenlik ve bakım politikaları için önemli bir gösterge. Ama dikkatli kullanılmadığında hatta günümüzde olduğu gibi ideolojik bir amaçla kullanıldığında yaşlı insanı hemen “bağımlı”, “yük”, “sırtımıza binecek nüfus” gibi etiketlere sıkıştırıyor.
Akdeniz Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Prof. Dr. Özgür Arun’un “Korkusalan Demografi”* dediği yaklaşım, nüfus verisinin korku, yazgı ve siyasal araçsallaştırma üzerinden sosyal politika alanını nasıl daralttığını anlatıyor: “Korkusalan demografi, toplumsal yaşlanmanın toplumu iflasa, refah devletini çöküşe ve kuşakları çatışmaya götüreceği fikrini dolaşıma sokan felaketçi bir ideolojidir. Üstelik bu sığ ideoloji yalnızca bir inanç seti olmaktan öte, sosyal politika kesintilerini meşrulaştıran bir eylem hattı kurar.”
Korkusalan demografinin hamlelerinden birinin “kuşakları birbirine karşı yazmak” olarak işletildiğini söylüyor Arun: “Korkusalan demografi gençlerle yaşlıları aynı toplumsal alanın ortak özneleri olarak değil, kaynaklar üzerinde rekabet eden iki taraf olarak gösterir. Yaşlılar emeklilik, sağlık ve bakım harcamalarıyla sistemi zorlayan grup haline gelir, gençler ise bu yükü omuzlamak zorunda bırakılan mağdur kuşak olarak anlatılır.”
Burada bakım konusunu ve ailenin sosyal politikanın yerine bilinçli bir şekilde, nasıl koyulduğunu düşünmek önemli. Aileyi desteklemek ile bakımı aileye devretmenin aynı şey olmadığını görmemiz gerekiyor: “Türkiye’de güncel politik söylemde aile, bakımın doğal ve öncelikli zemini olarak giderek daha güçlü biçimde kuruluyor. Aile ve Nüfus On Yılı belgesinde, yaşlı refahına yönelik sürdürülebilir sosyal güvenlik ve sağlık sistemleri ile ‘başta aile merkezli olmak üzere’ çeşitlendirilmiş bakım ve destek modellerinin geliştirileceği, kuşaklar arası dayanışmanın pekiştirileceği belirtiliyor” diyor Arun.
Prof. Dr. Arun’un ısrarla altını çizdiği ana konu ise Türkiye’nin meselesinin yaşlanmak değil, yoksullaşarak yaşlanmak olması. Zengin yaşlılıkla yoksul yaşlılık, adı yaşam olan aynı şey değil. Kendi evinde, düzenli gelirle, sağlık hizmetine kolayca ulaşarak yaşlanan bir azınlığa karşı düşük emekli maaşıyla, ödemekte zorlandığı kirayla, çalışma zorunluluğuyla, yalnızlıkla, bakım ihtiyacıyla, hastane randevusu alamadan yaşlanmak çok başka.
Parlatılmış Yaşlılık
İdeolojinin sürdürücüsü pazarlama stratejilerine bakıldığında, hep genç kalan, spor yapan, üretken, gülümseyen yaşlılık anlatısı var bir de. İlk bakışta iyi niyetli görünen, sağlığı önceleyen bir amaç gibi görünse de herkesin aynı genetikle, aynı gelirle, aynı çevrede, aynı destek ağıyla yaşlanmadığı düşünülünce, yoksulluk yine görünmez kılınmış oluyor. Hatta, kendine iyi bakan yaşlısı ve iyi bakmayan yaşlısı diye bir kez daha bölünmüş oluyor toplum.
Kamusal bilimi bu konuda da aramak şart o halde. Yani verilerle yetinmemek, verinin ardındaki hayatları görünür kılmak: Kimler giderek daha yoksul yaşlanıyor? Kimler bakıma erişemiyor? Kansere kimler, daha çok yakalanıyor? Kimler gıda, konut, gelir güvencesinden yoksun? Kimler karar süreçlerinden çıkarılıyor? (iktidar meselesi,yaşlı politikacılardan kurtulamamak ve onların felaketleriyle uğraşmak da kamusal bilimin ilgi alanı olmalı bu arada elbette)
Eşitsizlik içinde, yoksullaşarak, bakımı aileye, aile içinde ise en çok kadınlara bırakarak, yaşlılığı hak meselesi olarak değil maliyet gibi konuşarak yaşlanan Türkiye’de; yaşlılara yönelik şiddet, ihmal ve istismar konularının neredeyse hiç konuşulmaması, araştırılması gereken ayrı bir konu bu arada.
* Arun, Ö. (2026). Toplumsal Yaşlanmanın Kriz Olarak Pazarlanması: Korkusalan Demografi ve Sosyal Politika, (Yaşlanma Gündemi, Görüşler 01). Antalya: ozgurarun.com.tr








