Bir haber okur, bir uzmanı dinleriz ya da önümüze bir rapor düşer; çok korkarız. “Çocuğum ne yiyor, ne içiyor, nelere maruz kalıyor?” düşünceleri günlerce yorar. Sonra gündem değişir. Başka bir tartışma, başka bir öfke, başka bir “popüler” konu gelir. Korku kalır ama talep oluşmaz.
Bülent Şık’ın “Kurşuna Karşı Bir Öğün” raporu ve bu rapor üzerine yaptığımız programı bu sessizliğin içinde bir yerlerde düşünüyorum. Çünkü mesele sadece kurşun değil. Mesele, çocukların bedenine, zihnine, okul başarısına, geleceğine bulaşan “görünmez” bir zehirlenme hali. Ve daha da önemlisi, bu zehirlenmenin toplum tarafından nasıl karşılandığı…
Kurşun denilince akıllara eski bir bilgi gelebilir: “Kurşunlu benzin yasaklandı, mesele kapandı.” Oysa kapanmadı. Programda Bülent Şık’ın anlattığı gibi kurşun halen boyalarda, mutfak eşyalarında, oyuncaklarda, toprakta, tozda, bazı gıdalarda, kirlenmiş çevrede karşımıza çıkabiliyor. Yani mesele geçmişte kalmış bir halk sağlığı sorunu değil, bugün çocukların gündelik hayatına sızan bir çevre, gıda ve denetim sorunu.
Bir izleyici yorumunda çok yerinde bir soru vardı: “Ufacık bilgiler, benzin dışında nerelerden alınabildiği hakkında açıklamalar iyi olurdu; okullarda yiyecekler, hijyenik maddeler, okul malzemeleri gibi.” Yorum, meselenin kritik noktalarından birini gösteriyor. İnsanlar korkuyor ama aynı zamanda ne yapacağını bilmiyor. Kurşun nereden gelir? Oyuncaktan mı? Boyadan mı? Baharattan mı? Okul malzemesinden mi? Yemekten mi? Sudan mı? Evdeki eski tencereden mi? Çocuğun oynadığı topraktan mı?
Bu soruların tek tek yanıtlanması gerekiyor. Çünkü halk sağlığı bilgisi sadece “tehlike var” demekle dönüşüme yol açmıyor. Tehlikenin kaynağını, yolunu, önlenebilir tarafını, kamusal sorumluluğunu göstermek de gerekiyor. İnsanlara kaygı vermek değil, o kaygının nereye yönelmesi gerektiğini de anlatmak.
Burada farklı bir mesele daha var. Bilgiye erişim meselesi. Benim izlenimim şöyle. Raporu gerçekten merak edip açıp okuyanların sayısı çok az. İnsanlar çoğu zaman hazır bilgi istiyor. Önlerine konulsun, sadeleştirilsin, birkaç maddede anlatılsın, mümkünse ne yapmaları gerektiği de söylensin istiyorlar. Bu bir tembellik olarak görülebilir ama sadece tembellik olamaz. Burada kamusal haberciliğin, halk sağlığı iletişiminin ve bilimsel bilginin topluma aktarılma biçiminin büyük sorumlulukları ya da ihmalleri var. Çünkü herkes akademik rapor okuyamaz, toksikoloji literatürünü takip edemez vs. Her anne baba, ağır metallerin çocuk metabolizmasındaki etkisini kendi başına araştırmak zorunda da değil. Aksine, Bülent Şık’ın vurguladığı “kamusal bilim” dediğimiz şey biraz da burada devreye giriyor: Bilgiyi kapalı devreden çıkarıp toplumun anlayacağı, tartışacağı, talep haline getireceği bir dile çevirmek.
Bülent Şık’ın programda söylediği sarsıcı bilgilerden biri şuydu: Türkiye’de çocukların toksik kimyasallara ne ölçüde maruz kaldığına dair yeterli bilgi yok. Kurşun gibi etkileri çok iyi bilinen bir madde konusunda bile düzenli tarama, yaygın veri, güçlü bir kamusal tartışma yok. Şık, bazı ülkelerde çocuklarda kan kurşun düzeylerinin izlenmesinin standart bir halk sağlığı uygulaması olduğunu örneklerle aktardı. Bizde ise en çok konuşulan, çocukların okul başarısı. Sınavlar, öğretmenler, müfredat, okul binaları, özel dersler… Hepsi konuşuluyor. Ama çocuğun beyni neye maruz kalıyor, yoksul çocuk neden daha fazla etkileniyor, kötü beslenen bir çocuğun bedeni kurşunu neden daha fazla emiyor, bunlar neredeyse hiç konuşulmuyor.
Kurşuna maruziyet sınıfsal bir mesele
Yetersiz beslenen çocuk sadece aç kalmış olmuyor. Demir, kalsiyum, çinko gibi besleyici öğelerden yoksun kaldığında kurşun gibi toksik maddeleri bedeni daha fazla emiyor. Yani yoksulluk sadece sofradaki eksiklik değil, zehire karşı savunmasızlık da demek. Bu nedenle “ücretsiz bir öğün” talebi sadece “çocuk doysun” meselesi değil. Aynı zamanda çocuğun toksik maddelere karşı korunması, okul başarısı, bilişsel gelişimi ve eğitim adaleti meselesi olarak tartışılması, gereğinin yapılması gerekiyor.
İkinci izleyici yorumu ise başka bir meseleye dokunuyor: “Anne babalar bu videoyu izleyip kafa yoracağı, taleplerde bulunacağı yerde popüler konulara takılıp oyalanıyor. Bosch reklamına üşenmeden sayfalarca yorum yazanların böyle önemli bir konuda diyecekleri hiçbir şey yok mu?” Yorum, toplumsal dikkatin nasıl dağıldığını gösteriyor. Bir reklam, bir magazin tartışması, bir sosyal medya polemiği saatlerce, günlerce konuşulabiliyor. Ama çocukların kurşuna maruziyeti gibi ağır bir mesele aynı ilgiyi görmüyor.
Sadece bireyleri suçlamak ya da “anne babalar duyarsız” deyip geçmek, pek mümkün değil. Durumu karmaşıklaştıran birçok sorun daha var. İnsanlar sürekli kriz altında yaşıyor. Ekonomik kaygı, geçim derdi, politik ortam, bilgi kirliliği, güvensizlik, çaresizlik duygusu… Bütün bunlar adeta toplumu felç ediyor. İnsan korkuyor ama o korkuyu siyasal bir talebe dönüştürecek kanalları göremiyor. Bir süre sonra da en kolay olana, en hafif olana, en popüler olana yöneliyor.
Kurşun meselesi gibi konular insanı sorumluluğa çağırır. “Çocuğum neye maruz kalıyor?” sorusunun arkasından “Bunu kim denetliyor?”, “Hangi bakanlık sorumlu?”, “Okullarda ne yeniyor?”, “Oyuncaklar nasıl kontrol ediliyor?”, “Boyalar neden halen sorunlu?”, “Neden çocuklara ücretsiz bir öğün verilmiyor?” soruları gelmeli.
Korkunun politikleşmesi
Bütün anne babaların oyuncaktaki kurşunu, baharattaki bulaşmayı, boyadaki ağır metali, okul yemeğindeki riski kendi başına test etmesi mümkün olmadığına göre denetim, veri ve şeffaflık istemek önemli. Ücretsiz tarama, okullarda sağlıklı ve güvenli bir öğün istemeye devam etmek gerekir. Kurşun içeren ürünlere karşı sıkı düzenleme gerekir.
Biz çocukları çok sevdiğini söyleyen ama çocukların yaşadığı çevreyi, yediği yemeği, soluduğu havayı, oynadığı oyuncağı yeterince tartışmayan bir toplumuz. Çocukların sınav başarısını konuşuyoruz ama o başarıyı mümkün kılan bedensel ve zihinsel zemini konuşmuyoruz. Oysa Bülent Şık’ın söylediği gibi, o zemini düzeltmeden üzerine eğitim başarısı inşa edemeyiz. Kurşuna karşı bir öğün talebi bu yüzden küçük bir talep değil. Çocuğun bedenine giren zehire, yoksulluğun yarattığı savunmasızlığa, devletin denetim eksikliğine ve toplumun dağınık dikkatine karşı kurulmuş açık bir cümle: Çocuklarımızı korkarak değil, talep ederek koruyabiliriz.








