• Hakkımızda
  • Etik Belge
  • Künye
  • İletişim
Pazar, Temmuz 19, 2026
DİB | Demokrasi İçin Birlik
No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • TÜRKİYE
  • EMEK
  • ÇEVRE
  • YAŞAM
    • İnsan Hakları
    • Kadın
  • DÜNYA
  • DİB Avrupa
  • DİB BASIN AÇIKLAMALARI
  • DİB Arşiv
  • YAZARLAR
  • ANA SAYFA
  • TÜRKİYE
  • EMEK
  • ÇEVRE
  • YAŞAM
    • İnsan Hakları
    • Kadın
  • DÜNYA
  • DİB Avrupa
  • DİB BASIN AÇIKLAMALARI
  • DİB Arşiv
  • YAZARLAR
No Result
View All Result
Demokrasi İçin Birlik
No Result
View All Result
Home Manşetler

‘NARİN’ BİR ÇOCUĞUN ÖLÜMÜ VE ADALET ARAYIŞI

Linç Psikolojisi, Kolektif Travma ve Psikokırım

Azad Günderci by Azad Günderci
15 Haziran 2026
A A
0
‘NARİN’ BİR ÇOCUĞUN ÖLÜMÜ VE ADALET ARAYIŞI

Dr. Azad Günderci/Psikiyatrist

Giriş

READ ALSO

Çocuk istismarı nöbeti sonuç verdi: Sultanoğlu görevden alındı

Ev sahibi olmak hayal, kirada yaşamak yük oldu

Bazı ölümler yalnızca bir aileyi değil, etrafındaki herkesi sarsar. Sokaklara, akşam haberlerine, evlerin içine ve en çok da çocukların yüzüne siner. Bir toplumun hafızasına yerleştiğinde ise korkuyla, öfkeyle ve derin bir çaresizlikle birlikte yaşamaya devam eder.

Narin Güran henüz sekiz yaşındaydı. Diyarbakır’ın Tavşantepe (Kürtçe adı:Çullî) köyünde kayboldu, günlerce arandı ve sonunda cansız bedenine ulaşıldı. Bir çocuğun ölümü karşısında duyulan öfke elbette anlaşılırdır; hatta bu öfke, hâlâ ortak bir vicdanımız olduğunu gösterir. Ancak bu öfkenin nereye yöneldiği, neyle beslendiği ve hukukun yerine geçip geçmediği belirleyicidir. Narin daha aranırken, henüz ortada bir cenaze bile yokken, sosyal medyada doğrulanmamış iddialar ve senaryolar hızla dolaşıma girdi. Başta anne, ağabey ve amca olmak üzere Güran ailesinin birçok üyesi kısa sürede kamusal öfkenin merkezine yerleştirildi. Aile, evladının yasını bile tutamadan ağır bir suçlama sağanağının altında kaldı. Böylece bir çocuk kaybının yarattığı yas, daha en başından şüphe ve dışlanma atmosferiyle iç içe geçti.

Bir ruh sağlığı uzmanı olarak bu süreci anlamaya çalışırken davanın avukatlarıyla defalarca görüştüm. Dosyada tartışmalı görülen noktaları, delil toplama sürecine ilişkin itirazları ve soruşturmanın eksik bırakıldığı ileri sürülen yönlerini dinledim. Ardından Tavşantepe’ye, Çullî’ye giderek aile bireyleriyle yüz yüze konuştum. Orada, ekranların gösterdiğinden farklı bir gerçeklikle karşılaştım: Evladını kaybetmenin acısına eklenen dışlanma, damgalanma ve sürekli suçlanma korkusunun oluşturduğu ağır bir ruhsal yük. O köyde söz çoğu zaman yetersiz kalıyordu. İnsanlar konuşurken de susarken de aynı ağırlığı taşıyordu. Davayı yakından takip eden hukukçuların yer aldığı ‘Şeytantepe’ belgeselini izlediğimde de benzer soru işaretleriyle karşılaştım. Birçok hukukçu, dosyadaki delillerin tartışmalı olduğunu ve suçlamaların somut kanıtlar ışığında titizlikle yeniden ele alınması gerektiğini söylüyor. Elbette son sözü bağımsız mahkemeler söyleyecek. Ancak hukuk; sokaktaki öfkeden, medyanın reyting telaşından ve sosyal medyanın dezenformasyonundan arındırılmadıkça, bu toplumun adalet duygusu kolay kolay onarılamaz.

Hemen belirtmeliyim: Amacım mahkeme yerine geçmek ya da kimseye peşinen hüküm biçmek değil. Bu satırları, bir çocuğun ölümünün ardından geride kalanların nasıl ağır bir ikinci ruhsal travmaya sürüklenebileceğini gören bir psikiyatri uzmanı olarak yazıyorum. Çünkü karşımızda yalnızca adli bir dosya yok; evladını kaybetmiş bir ailenin, uzun yıllara yayılabilecek kolektif bir ruhsal yıkıma sürüklenme riski var.

Bu sistematik ruhsal yıkımı psikokırım olarak adlandırıyorum. Tabii ki bu kavramı, fiziksel yok etmeyi anlatan hukuki soykırımın yerine değil; bir topluluğun bedenen hayatta kalırken ruhsal ve sosyal olarak parçalanmasını tarif etmek için kullanıyorum.

 Linç ve Adalet Arayışı

Linç, dışarıdan bakıldığında kontrolsüz bir öfke patlaması gibi görünür. Oysa daha derinde, yolunu kaybetmiş bir adalet arzusu vardır. İnsanlar adalet istediklerini söylerken, belirsizliğe katlanamamanın etkisiyle hızla bir fail, bir ‘mutlak kötü’ ararlar. Özellikle çocuk ölümlerinde bu arayış daha da sertleşir. Çünkü çocuk, toplumun korunması gereken en savunmasız varlığıdır; onun ölümü hepimize ortak bir güvensizlik, huzursuzluk ve başarısızlık duygusu yaşatır.

René Girard’ın günah keçisi kuramı bu kitlesel refleksi anlamak için açıklayıcıdır. Girard’a göre toplumlar, büyük kriz dönemlerinde içsel gerilimlerini dindirmek için kolektif şiddeti savunmasız bir kurbanın üzerine yıkabilirler. Böyle anlarda kurbanın gerçekten suçlu olup olmaması ikinci plana düşer; toplum o an kendi korkusunu yükleyeceği bir figür arar (Girard, 1986). Narin davasında da bu mekanizmanın izleri görülebilir. Toplum, bir çocuğu koruyamamış olmanın yarattığı ağır duyguyu taşımakta zorlandı. Bu duygu kısa sürede aileye yönelen peşin hükümlü bir öfkeye dönüştü. Güran ailesi, adli bir soruşturmanın tarafı olmaktan çıkarılıp kamusal anlatıda kötülüğün sembolik taşıyıcısına yakın bir yere yerleştirildi.

Oysa adalet, öfkenin hızına yerine delilin ve hukukun yavaş ama zorunlu ritmine göre işler. Soru sormak, kanıt istemek, masumiyet karinesini hatırlatmak vicdansızlık değildir. Gerçek adaletin ön koşuludur. Bir çocuğun ölümüne duyulan öfke ne kadar haklı olursa olsun, bu öfke hukukun yerine geçtiğinde yeni mağduriyetler üretir.

İnsan zihni ağır kaygı anlarında karmaşıklığı taşımakta zorlanır. Dünyayı keskin biçimde ikiye böler: iyi ve kötü, masum ve canavar, biz ve onlar. Melanie Klein’ın tanımladığı bu bölme mekanizması, kriz anlarında toplumsal bir savunma biçimine dönüşebilir (Klein, 1946). Küçük bir çocuğun öldürülmesiyle hepimiz sarsıldık; çünkü dünya sandığımız kadar güvenli değildi. Ev, aile, köy ve devlet gibi koruyucu görünen yapılar bir anda sorgulanmaya başlandı. Bu sorgulama ağırdır. Toplum bu ağırlıkla yüzleşemediğinde, kaygıyı ve öfkeyi belirli bir gruba yansıtabilir. Böylece acı çeken kişiler, aynı zamanda başkalarının korkusunu taşıyan birer hedef hâline gelir.

Oysa ceza hukukunun temel ilkesi açıktır: Suç bireyseldir ve sorumluluk ancak somut delille kanıtlanabilir. Bir aile adı, bir soyadı ya da bir köy kolektif olarak suç kanıtı sayılamaz. Olayla doğrudan ilgisi olmayan çocukların, kadınların ve yaşlıların bu damgalamadan korunması temel bir insani sorumluluktur.

Bugünün dünyasında linç çoğu zaman dijital mecralarda yaşanıyor. Sızdırılmış bir ifade, bağlamından koparılmış bir görüntü ya da doğrulanmamış bir bilgi, kısa sürede kesin hüküm gibi dolaşıma girebiliyor. Sosyal psikolojide bireysellikten çıkma olarak tanımlanan süreç burada belirginleşir: Kalabalığın anonimliği içinde kişi, tek başınayken kullanmayacağı dili kullanabilir; kişisel vicdanını grubun öfkesine devredebilir (Zimbardo, 1969).

Narin davasında da şüphelerin kimi zaman kesin hüküm gibi sunulduğunu gördük. Masumiyet karinesini hatırlatan, ’önce delillere bakalım’ diyen herkesin ‘katilleri savunmakla’ suçlanması, bu atmosferin ne kadar sertleşebildiğini gösterdi. Oysa toplum, en ağır acı karşısında bile delil ile dedikoduyu, şüphe ile kesinliği ayırabildiği ölçüde olgunlaşır.

 Damgalama ve İnsanlıktan Çıkarma

Kitlesel şiddetin önemli psikolojik basamaklarından biri, hedef alınan kişilerin insani karmaşıklığını yok sayarak onları insanlıktan çıkarmaktır. Sosyal psikolojide ‘dehümanizasyon’ olarak ele alınan bu süreçte kişinin acısı, korkusu ve savunma hakkı görünmezleşir. Yerine tek boyutlu, tehlikeli bir imge konur. Güran ailesi de bu süreçte acı çeken bir topluluk olmaktan çıkarılıp karanlık bir suç anlatısının parçası gibi sunuldu. Ailenin çocukları bile bu damganın gölgesinden kaçamadı.

Zimbardo’nun çalışmaları, sıradan insanların belirli koşullar altında sorumluluğu gruba devrederek nasıl zarar verici davranışların parçası olabildiğini göstermiştir (Zimbardo, 2007). Sosyal medya linci de benzer biçimde çalışır: Sorumluluğu dağıtır, vicdanı kalabalığın içinde seyrelterek kişiye ahlaki bir muafiyet duygusu verir. Goffman’ın damga kavramı da bu tabloyu anlamak için önemlidir. Damgalama, bireyin toplumsal kimliğine yapışan ve onu diğer bütün özelliklerinin önüne geçiren bir işarete dönüşür (Goffman, 1963). Damgalanan insan yalnızca dışlanmaz; sözüne, acısına ve savunmasına da daha az değer verilir.

Tavşantepe (Çullî)’de görüştüğüm aile bireylerinin yüzlerinde yalnızca yasın ağırlığı yoktu. Sürekli izlenmek, her sözünün yeni bir suçlama malzemesine dönüşeceğinden korkmak ve toplum dışına itilmiş hissetmek… Bunlar bireysel bir üzüntüyle açıklanamaz. Sosyal dışlanmanın bedende ve sessizlikte bıraktığı izdir.

 Psikokırım: Ruhsal ve Sosyal Yıkım

Bir insanı ya da bir aileyi yıkmak için her zaman fiziksel şiddet gerekmez. Bazen kişinin yas tutma hakkı elinden alınır, sözü değersizleştirilir, acısı kuşkuyla karşılanır ve toplumsal varlığı sürekli suç imasıyla kuşatılır. Güran ailesinin yaşadığı süreç bu açıdan dikkatle ele alınmalıdır. Burada yalnızca birkaç sanığın yargılanmasından değil; bir aile adının, kadınların, yaşlıların ve çocukların kolektif bir travmanın içine çekilmesinden söz ediyorum. Evladınızı kaybettikten hemen sonra yas tutmanıza izin verilmezse; acınız ekranlarda malzeme yapılırsa; her hareketiniz suçluluk kanıtı gibi okunursa, insan yalnızca kaybın acısıyla değil, üzerine yıkılan haksız utançla da boğuşmak zorunda kalır.

Tarihsel olarak insanlık bu tür kolektif suçlama süreçleriyle ilk kez karşılaşmıyor. 1692 Salem cadı davalarında dinsel histeri, dedikodular ve toplumsal korkular birleşmiş; insanlar somut delillerle değil, fısıltılarla hedef hâline getirilmişti. John Demos, bu süreci hukuki bir hatadan ziyade, toplumun kendi içsel korkularından arınmak için kurbanlar seçmesi olarak okur (Demos, 1982). McCarthycilik döneminde de benzer bir mekanizma işlemiş; insanlar çoğu kez yeterli delil olmadan damgalanmış, işlerini ve itibarlarını kaybetmiştir. Korku hukukun, şüphe ise kanıtın yerine geçmiştir.

Bugün bu mekanizma dijital ortamlarda daha hızlı ve daha kalıcı biçimde çalışıyor. Narin davası, hakikat sonrası çağda medyanın ve kontrolsüz toplumsal öfkenin bir aile üzerinde nasıl ağır bir ruhsal yük oluşturabileceğini göstermesi bakımından üzerinde düşünülmesi gereken bir örnektir.

 Uzamış Yas, Travma ve Hakikat

Travma her zaman olay anında başlamaz. Asıl yıkım çoğu zaman fırtına dindikten sonra gelen sessizlikte, belirsizlikte ve anlamlandıramama hâlinde derinleşir. Kişi yaşadığı dehşeti zihninde tutarlı bir hikâyeye dönüştüremediğinde, travma geçmişten gelerek bugünün içine sızmaya devam eder.

Güran ailesinin yaşadığı travma kompleks ve katmanlıdır: Bir çocuğun kaybı, günlerce süren belirsizlik, cansız bedene ulaşılmasıyla gelen yıkım ve hemen ardından başlayan sosyal dışlanma. Bu zincirleme süreç; sürekli tetikte olma, kabuslar, yabancılaşma ve derin bir umutsuzluk yaratabilir (American Psychiatric Association, 2013). Burada ahlaki yaralanma kavramı da önem kazanır. Bu yaralanma, kişinin adalet ve insanlık onuruna ilişkin temel inançlarının toplum ya da kurumlar tarafından çiğnenmesiyle oluşur (Litz et al., 2009). ‘Biz evladımızı kaybettik ama dünya bizi suçlu gibi gördü’, ‘Bize kıyameti yaşattılar’ gibi cümleler yalnızca bireysel bir kırgınlığı değil; insanın dünyaya ve hukuka duyduğu temel güvenin sarsılmasını anlatır.

Klinik literatürde komplike yas ya da uzamış yas bozukluğu olarak ele aldığımız tablo, özellikle ani, şiddet içeren ve adalet duygusunu zedeleyen kayıplardan sonra kronikleşebilir (Shear et al., 2011). Yas tutmak için insanın sadece kaybını kabul etmesi yetmez; kendini yeterince güvende hissetmesi ve hakikate yaklaşabilmesi gerekir. Sürekli suçlama altında yaşayan bir ailede ruhsal enerji, kaybı sindirmeye değil; hayatta kalmaya ve kendini savunmaya harcanır. Boss’un muğlak kayıp kavramı bu askıda kalma hâlini anlamak için yol göstericidir (Boss, 1999). Narin’in bedenine ulaşıldı; ancak ölümün nasıl gerçekleştiğine ve dosyanın tartışmalı yönlerine ilişkin belirsizlikler kamuoyunda konuşulmaya devam etmektedir. İnsan yas tutabilmek için yalnızca cenazeye değil, hakikate de ihtiyaç duyar. Hakikat bulanık kaldığında yas tamamlanamaz.

 Çocuklar, Kadınlar ve Kuşaklararası Yük

Ağır travmalardan sonra insanın dünyaya yeniden güvenebilmesi için en temel ihtiyaçlardan biri adalettir. Judith Herman, iyileşmenin güvenlik, hatırlama/yas ve toplumla yeniden bağ kurma aşamalarından geçtiğini belirtir (Herman, 1992). Kişi kendini hâlâ tehdit altında hissediyor, toplum tarafından damgalanıyor ve hakikate ulaşamadığını düşünüyorsa, ruhsal onarım başlayamaz. Adaletin ruhsal anlamı yalnızca suçlunun cezalandırılması değil, acının görülmesi ve onurun korunmasına dair güçlü bir mesajdır.

Toplumsal linç süreçleri çoğu zaman cinsiyetçi biçimde işler. Kadınlar ve özellikle anneler, ataerkil ahlak normları altında daha sert yargılanabilir. Bir annenin yüz ifadesi, suskunluğu ya da ağlama biçimi bile kamusal alanda suçluluk işareti gibi okunabilir. Oysa yasın tek bir doğru biçimi yoktur. Bu davada en sessiz ve en savunmasız grupta çocuklardır. Narin’in arkadaşları ve aynı soyadını taşıyan çocuklar, bir yandan bir çocuğun ölümünü anlamaya çalışırken diğer yandan yetişkinlerin kurduğu suçlayıcı dünyanın içinde büyümek zorunda kalmıştır. Bir çocuk ‘Biz kötü müyüz?’ diye sormaya başladığında, damganın yalnızca bugünü değil geleceği de etkilediğini görmek gerekir. Çünkü Travma çoğu zaman bir kuşakla sınırlı kalmaz. Evin sessizliklerine, çocuk yetiştirme biçimlerine ve aile anlatılarına sızarak aktarılabilir (Karatay, 2020). Yehuda ve arkadaşlarının Holokost kurtulanları ve çocukları üzerinde yaptığı çalışmalar, ağır travmatik stresin sonraki kuşaklarda da izler bırakabileceğini göstermiştir (Yehuda et al., 2016). Hakikat yeterince aydınlatılmaz ve olayla ilgisi olmayan kişilerin üzerindeki damga kaldırılmazsa, bugünün acısı gelecekte daha derin bir toplumsal güvensizliğe dönüşebilir.

Köyde bir dava dosyasının çevresinde konuşulan insanlarla değil, ağır bir toplumsal baskının altında nefes almaya çalışan bir toplulukla karşılaştım. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar… Konuşurken de susarken de hep aynı soru vardı yüzlerinde: ‘Biz bunu hak edecek ne yaptık?’ Ekranlardan görülen aile ile aynı masada oturup konuştuğunuz aile aynı şey değildir. Hukuk delille konuşur; konuşmalıdır. Ancak ruh sağlığı alanı, delillerden bağımsız olarak, bu süreçlerin insanlar üzerinde bıraktığı yükü de görmek zorundadır. Çünkü Linç yalnızca hedef aldığı kişiyi yaralamaz. Toplumun hakikatle kurduğu ilişkiyi de bozar. Bir toplum, bir çocuğun ölümüne titiz bir adalet arayışıyla değil de koca bir aileyi topyekûn damgalayarak tepki veriyorsa, orada yalnızca hukuki değil, ciddi bir toplumsal yaklaşım sorunu da vardır.

 Sonuç: Narin İçin Hakikat, Geride Kalanlar İçin Onarım

Narin Güran’ın ölümü, bu toprakların hafızasından silinmeyecek ortak bir acıdır. Bir çocuğun hayatının elinden alınması karşısında öfke duymamak mümkün değildir. Fakat bir toplumun ahlaki olgunluğu, öfkelendiğinde ne yaptığıyla ölçülür.

Bu yazıda psikokırım kavramını, hukuki bir kategori olarak değil; bir ailenin ve özellikle çocukların ağır damgalanma ve dışlanma yoluyla maruz kalabileceği ruhsal-sosyal yıkımı görünür kılmak için kullandım. Çünkü burada yalnızca bir ceza davası değil; yas tutma hakkı, masumiyet karinesi ve çocukların ruhsal güvenliği de söz konusudur.

Elbette Hukuk kendi mecrasında, bağımsız biçimde işlemelidir. Bir çocuğun ölümünde hakikati aramak, faillerin somut delillerle ortaya çıkarılmasını istemek ne kadar meşruysa; delille kanıtlanmamış suçlamalarla bir ailenin tümünü damgalamaktan kaçınmak da o kadar zorunludur. Narin’in hatırasına gerçek saygı, yalnızca öfkeyi büyütmekle gösterilemez. Hakikatin eksiksiz ortaya çıkarılmasını istemek, masumiyet karinesini korumak, çocukları damgadan uzak tutmak ve geride kalanların insanlık onurunu gözetmek birbirinden ayrı düşünülemez.

Bir daha hiçbir bireyi, grubu, aileyi ve topluluğu kendi toplumsal yaralarımızı yatıştırmak için günah keçisine dönüştürmemek ve kimseye ‘kıyameti yaşatmamak’ dileğiyle.

Narin’in ruhu şad olsun.

 

 

KAYNAKÇA:
American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). American Psychiatric Publishing.
Boss, P. (1999). Ambiguous loss: Learning to live with unresolved grief. Harvard University Press.
Demos, J. P. (1982). Entertaining Satan: Witchcraft and the culture of early New England. Oxford University Press.
Girard, R. (1986). The scapegoat (Y. Freccero, Trans.). Johns Hopkins University Press. (Original work published 1982)
Goffman, E. (1963). Stigma: Notes on the management of spoiled identity. Prentice-Hall.
Herman, J. L. (1992). Trauma and recovery: The aftermath of violence — From domestic abuse to political terror. Basic Books.
Karatay, G. (2020). Tarihsel/toplumsal travmalar ve kuşaklararası aktarımı biçimleri üzerine. Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi, 29(5), 321–328. https://dergipark.org.tr/tr/pub/sted/article/767797
Klein, M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms. The International Journal of Psycho-Analysis, 27, 99–110.
Litz, B. T., Stein, N., Delaney, E., Lebowitz, L., Nash, W. P., Silva, C., & Maguen, S. (2009). Moral injury and moral repair in war veterans: A preliminary model and intervention strategy. Clinical Psychology Review, 29(8), 695–706. https://doi.org/10.1016/j.cpr.2009.07.003
Shear, M. K., Simon, N., Wall, M., Zisook, S., Neimeyer, R., Duan, N., Reynolds, C., Lebowitz, B., Sung, S., Ghesquiere, A., Gorscak, B., Clayton, P., Oti, H., Melhem, N., Meert, K., Schiff, M., O’Connor, M. F., First, M., Sareen, J., … Keshaviah, A. (2011). Complicated grief and related bereavement issues for DSM-5. Depression and Anxiety, 28(2), 103–117. https://doi.org/10.1002/da.20780
Yehuda, R., Daskalakis, N. P., Bierer, L. M., Bader, H. N., Klengel, T., Holsboer, F., & Binder, E. B. (2016). Holocaust exposure induced intergenerational effects on FKBP5 methylation. Biological Psychiatry, 80(5), 372–380. https://doi.org/10.1016/j.biopsych.2015.08.065
Zimbardo, P. G. (1969). The human choice: Individuation, reason, and order versus deindividuation, impulse, and chaos. In W. J. Arnold & D. Levine (Eds.), Nebraska Symposium on Motivation (Vol. 17, pp. 237–307). University of Nebraska Press.
Zimbardo, P. G. (2007). The Lucifer effect: Understanding how good people turn evil. Random House.

 

Tags: Dr. Azad Gündercinarin güran
ShareTweet
Azad Günderci

Azad Günderci

1978 yılında Diyarbakır da doğdu. 2002 yılında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. 2010 yılında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalında uzmanlık eğitimini tamamladı. Klinik psikoloji yüksek lisans programlarında öğretim üyeliği yaptı. Travma Çalışmaları Derneği'nin kurucularından. Bir çok afet bölgesinde ve projede eğitimci, koordinatör ve süpervizör olarak görev aldı. Psychology Kurdi dergisinin editör ve yazarlarından. Psikodinamik Destekleyici Psikoterapi, Bilişsel Davranışçı Terapi, Ruhsal Travma ve Terapisi, Bağımlılık Terapisi ve EMDR başlıca ilgi ve çalışma alanları. Halen Diyarbakır'da psikiyatrist ve psikoterapist olarak çalışıyor.

Related Posts

Çocuk istismarı nöbeti sonuç verdi: Sultanoğlu görevden alındı
Manşetler

Çocuk istismarı nöbeti sonuç verdi: Sultanoğlu görevden alındı

18 Temmuz 2026
Ev sahibi olmak hayal, kirada yaşamak yük oldu
Ekonomi

Ev sahibi olmak hayal, kirada yaşamak yük oldu

18 Temmuz 2026
Avrupa Konseyi raporu: Türkiye Ceza İnfaz nüfusunda zirvede
Manşetler

Avrupa Konseyi raporu: Türkiye Ceza İnfaz nüfusunda zirvede

18 Temmuz 2026
Çapa Tıp Fakültesi’nde “döviz getiren ithal hastaya öncelik” emri
Manşetler

Çapa Tıp Fakültesi’nde “döviz getiren ithal hastaya öncelik” emri

18 Temmuz 2026
Rawest araştırması: CHP seçmeni Özgür Özel’den yana
Manşetler

Rawest araştırması: CHP seçmeni Özgür Özel’den yana

16 Temmuz 2026
Halkların İklim Zirvesi, Ankara’da savaş karşıtı barış buluşması düzenliyor
Manşetler

Halkların İklim Zirvesi, Ankara’da savaş karşıtı barış buluşması düzenliyor

15 Temmuz 2026
Next Post
Çıplak arama tartışmasına psikiyatrik değerlendirme

Çıplak arama tartışmasına psikiyatrik değerlendirme

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

DİB Hakkında

  • Hakkımızda
  • Etik Belge
  • Künye
  • İletişim

Kategoriler

  • ANALİZ
  • ÇEVRE
  • DİB Arşiv
  • DİB Avrupa
  • DİB BASIN AÇIKLAMALARI
  • DÜNYA
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • EMEK
  • İnsan Hakları
  • Kadın
  • Manşetler
  • RÖPORTAJ
  • TÜRKİYE
  • YAŞAM
  • YAZARLAR
  • Yazarlar Slider
  • YOUTUBE
  • Hakkımızda
  • Etik Belge
  • Künye
  • İletişim

© 2025 DİB / Demokrasi İçin Birlik Bütün Hakları Saklıdır

No Result
View All Result
  • TÜRKİYE
  • EMEK
  • YAŞAM
    • İnsan Hakları
    • Kadın
  • ÇEVRE
  • DÜNYA
  • DİB Avrupa
  • DİB Arşiv
  • YAZARLAR

© 2025 DİB / Demokrasi İçin Birlik Bütün Hakları Saklıdır