Psikolog ve Psikopolitik Dergi (PPD) Editörü Caner Özdemir, siyasi söylemlerin toplum psikolojisine etkileri, kutuplaşma, aidiyet ve siyasal kimlik üzerine değerlendirmelerde bulundu. Özdemir, özellikle “biz ve onlar” ayrımı ile “kriz ve beka” söylemlerinin toplumun rasyonel karar verme süreçlerini etkilediğini belirtirken, siyasi aidiyetlerin çoğu zaman duygusal süreçlerle şekillendiğini ifade etti.
“Biz ve onlar dili toplumsal kutuplaşmayı derinleştirdi”
Psikolog Caner Özdemir, siyasi söylemlerin toplum psikolojisi üzerindeki etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Özdemir, özellikle “biz ve onlar” ayrımı ile sürekli tekrar edilen “kriz” ve “beka” söylemlerinin toplumun rasyonel karar verme süreçlerini doğrudan etkilediğini söyledi.
Türkiye’den örnekler üzerinden değerlendirmelerde bulunan Özdemir, “Biz ve onlar ayrımı, mevcut iktidar döneminde özellikle 2010 sonrasında belirginleşmiştir. Suriye iç savaşıyla ülkeye gelen mülteciler ve iktidarın kendi seçmen tabanını konsolide etmeye yönelik ötekileştirici söylemleri, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmiştir.’’ Dedi.
Dış mihrak tehdidine ilişkin söylemlerin iktidar medyası aracılığıyla yaygınlaştırıldığını belirten Özdemir, toplumda sürekli bir savaş ve tehdit algısı üretildiğini ifade etti. Bu söylemlerin özellikle kamuoyu araştırmalarında iktidarın destek kaybettiği dönemlerde daha görünür hale geldiğini söyleyen Özdemir, sürecin en keskin biçimde 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında ortaya çıktığını kaydetti.
“Kriz ve beka söylemleri güvenlik ihtiyacını büyütüyor”
Suruç ve Ankara saldırılarının ardından “kriz” ve “beka” söylemlerinin yoğun biçimde tekrar edildiğini vurgulayan Özdemir, belirsizlik ortamının toplum psikolojisini doğrudan etkilediğini söyledi. Özdemir, “Belirsizlik ortamında yüksek düzeyde varoluşsal kaygı yaşayan toplum, güvenlik ihtiyacına yönelmiş ve Davutoğlu liderliğindeki AKP’yi yeniden tek başına iktidara taşımıştır. Bu nedenle belirsizlik dönemlerinde toplumlar güçlü otoriteye yönelme eğilimi gösterirken rasyonel değerlendirme süreçlerinde zayıflama yaşayabilmektedir” ifadelerini kullandı.
“Siyasi aidiyet sadece ideolojik değil, duygusal bir bağ”
Öfke, korku ve hayal kırıklığı gibi duyguların siyasi aidiyeti nasıl şekillendirdiğine ilişkin soruyu yanıtlayan Özdemir, bireylerin siyasal partilerle kurduğu aidiyet ilişkisinin çok katmanlı duygusal süreçler içerdiğini belirtti.
Bazı dönemlerde ya da etik ihlaller sonrasında, öfke, yabancılaşma ve hayal kırıklığı duygularının yoğunlaştığını ifade eden Özdemir, bazı dönemlerde ise umut, gurur ve kolektif öz yeterlilik hissinin öne çıktığını söyledi. 2019 ve 2024 yerel seçimleri sonrasında hem toplumsal muhalefette hem de CHP üyelerinde umut duygusunun yükseldiğini belirten Özdemir, “Ancak yine CHP’de, üstelik Özgür Özel liderliğinde kamuoyu desteğinin en yüksek olduğu dönemde yaşanan Özkan Yalım hadisesi, uzun yıllardır iktidar olamasa da ‘ahlaki üstünlük’ algısıyla aidiyet geliştiren fedakâr CHP üyelerinde ciddi bir hayal kırıklığı yaratmıştır” dedi.
“Asıl kırılma noktası ahlaki erozyon algısı oldu”
Özdemir, söz konusu olayın CHP tabanında önemli bir kırılma yarattığını belirterek şu ifadeleri kullandı: “Bu olay, üyelerin zihninde sağ siyasete, özellikle siyasal İslamcı aktörlere atfedilen yozlaşmış yaşam biçimini çağrıştırmıştır. Birçok üye açısından asıl kırılma noktası da bu olmuştur: AKP ile özdeşleştirilen ahlaki erozyonun kendi siyasi kimlik alanına sirayet etmesi.”
“Siyaset bazı bireyler için statü ve görünürlük alanına dönüştü”
Kutuplaşmanın zamanla bir “kimlik yarası” haline gelebildiğini ifade eden Özdemir, siyasal partilerle güçlü biçimde özdeşleşen ve bireysel benlik gelişimini yeterince özerkleştiremeyen kişilerin kutuplaşma ortamında daha katı ve uzlaşmaz tutumlar geliştirebildiğini söyledi.
“Ancak gözlemlerim, bu durumun daha çok parti içi gruplaşmaları ve çatışmaları beslediğini göstermektedir.” İfadelerini kullanan Özdemir, siyasetin toplumsal mücadele alanından uzaklaşıp kariyer ve statü alanına dönüşmesiyle birlikte ideolojik içeriğin zayıfladığını ve siyasetsizleşmiş siyasi yapılar ortaya çıktığını belirtti.
“Siyaset, bazı bireyler için sınıf atlamanın ya da ekonomik güç elde etmenin araçlarından biri haline gelmiştir” diyen Özdemir, Türkiye gibi değersizlik ve görünmezlik hissinin yaygın yaşandığı toplumlarda siyasi unvanların telafi edici bir psikolojik işlev görebildiğini söyledi.
“Siyasal statüler geçmiş travmaları onarmıyor”
Delegelik, yöneticilik ya da başkanlık gibi unvanların bazı bireyler açısından görünür olma ihtiyacını karşıladığını ifade eden Özdemir, bunun her zaman psikolojik iyileşme yaratmadığını dile getirdi.
Özdemir, “Yaşamı boyunca başarı odaklı değerlendirilmiş, sürekli başkalarıyla kıyaslanmış ve koşulsuz kabul deneyimi yaşamamış bireyler, siyasal statüler aracılığıyla geçmiş travmalarını onaramadıkları gibi, burada arzuladıkları başarıyı elde edemediklerinde önceki psikolojik yaraları daha da derin yaşayabilmektedir” dedi.
Muhalefet partilerinde yaşanan iç çatışmaların da bu psikolojik süreçlerle bağlantılı olduğunu belirten Özdemir, iktidarla mücadeleye yönelmesi gereken zaman ve emeğin önemli bölümünün parti içi gerilimlere aktarıldığını sözlerine ekledi.


