Terapi koltuğunda oturan bir hasta acılarını anlatmaya başladığında, anlaşılmaya çalışan sesin arkasında sadece bireysel bir anamnez değil aynı zamanda toplumsal bir hafıza da vardır. Depresyon, anksiyete ya da travma sonrası stres bozukluğu ile tanımladığımız klinik teşhislerin altında yoksulluk, zorunlu göç, adaletsizlik ve savaşın derin izleri olabilir. Bir hekim olarak stetoskopumuzu sadece hastanın kalbine değil toplumun hafızasına da dayadığımızda, aslında gerçekliğin tanı kriterlerine sığmayacak kadar büyük olduğunu görebiliriz.
Savaş en çok öldüren ve sakat bırakan en yaygın halk sağlığı sorunudur. Tabi ki savaş sadece ölüm ve yaralanma veya iki ordunun cephelerde çarpışmasıyla sınırlı bir felaket değil; toprağın altındaki bitki ve mikroorganizmalardan gökyüzündeki kuşlara ve bulutlara, bir çocuğun güven hissinden bir toplumun bilinçdışına kadar uzanan, yaşamın kendisine açılmış topyekûn bir saldırıdır. Çevre raporları dünya genelindeki ekolojik sorunların %34’ünün kaynağının savaşlar olduğunu belirtirken; aslında bunun sistematik bir psiko-ekokırım olduğunu da göstermektedir. Çünkü savaş, sadece cephelerden veya haritalardaki çizgilerden ibaret kalmıyor; toprağın, havanın ve suyun kimyasını, ve insanların ruhunu da altüst ediyor.
Savaşı yalnızca bireysel etkilenme veya yaralanma olarak değil, toplumun yapısını da tahrip eden büyük bir şiddet olarak okumadığımız sürece, klinikte gördüğümüz belirtileri anlamakta zorlanırız. Savaş, uzun süren çatışma koşulları, toplumsal bellek, dayanışma ve güven ilişkileri, yas tutma biçimleri üzerinde ciddi düzeyde kırılmalar yaratır. Ruhsal yıkım, yalnızca bireyin iç dünyasında değil, birlikte yaşama stilleri üzerinde de kendini gösterir.
Savaş asıl yıkımı insanın ‘benlik sınırlarını ve temel güven duygusunu’ yıkarak yapar. Uygarlığın gelişmesiyle birlikte kontrol edilmeye çalışılan saldırgan dürtüler savaşla birlikte ortadan kalktığında, bastırma mekanizması bozulur ve ruhu ayakta tutan temeller derinden sarsılır. Bu sütunlardan ilki “dünya öngörülebilir ve kontrol edilebilir” varsayımının hasar görmesi yani temel güven duygusunun çöküşüdür. Güven modundan çıkarak sürekli tehdit arayan ve alarm halinde çalışmaya başlayan zihin artık hep diken üstündeymiş gibi çalışmaya başlar.
İNSANLIĞIN KANLI TARİHİ
İnsanlık tarihi, ne yazık ki kendi doğasına ve diğer canlılara karşı açılmış tükenmez bir savaşın tarihidir. Freud’un “Uygarlığın Huzursuzluğu”nda tanımladığı ölüm dürtüsü (Thanatos), 20. yüzyılda teknoloji geliştikçe biyolojik ve kimyasal yıkım makinesine dönüştü. Sürekli çatışma ortamında yaşayan kişilerde yoksulluk, sağlık ve gıdaya erişim güçlükleri gibi yaşamsal tehditler artarken, ciddi ruh sağlığı problemleri ortaya çıkmaktadır. Bu yıkımın bir boyutu sağlık sisteminin işleyemez hale gelmesi, diğer boyutu ise artan ve karmaşıklaşan ruh sağlığı hizmeti ihtiyacıdır.
Yakın tarihe şöyle bir baktığımızda 1. Dünya Savaşı siperlerinde askerlerin yaşadığı titremeler ve donup kalmalar gibi belirtilerin, o dönem korkaklık olarak damgalandığını görebiliriz. Oysa mermi şoku (shell shock) dediğimiz bu durum, belki de savaşın ortaya çıkardığı vahşete karşı vicdani bir isyan ve kitlesel şiddetin ruhsal sistemi nasıl parçaladığının erken bir habercisiydi. Çünkü insan ilk defa bu kadar büyük bir yıkım potansiyeli ve şiddetle kendi kendini yok etmeye başlamıştı. Bu kavramlardan sonra travmanın bedende ve sinir sisteminde bıraktığı izleri bugün depresyon, anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu gibi birçok psikiyatrik rahatsızlık tanımlamalarıyla inceleyebiliyoruz.
Ancak savaşın ruhsal tahribatı yalnızca korku ile sınırlı kalmıyor. Bir başka kırılma alanı ahlaki ve vicdani yaralanmadır: insan ruhu savaşın dehşetine dayanabilmek için çoğu zaman dünyayı “biz iyi, onlar kötü” şeklinde keskin biçimde ikiye böler; Bu ilkel bölünme, kısa vadede kaygıyı azaltır; ama uzun vadede suçluluk, utanç ve vicdan çatışmalarını büyütebilen bir zehir gibidir. Karşı tarafın insanlıktan çıkarılması (dehümanizasyon), anlık bir rahatlama sağlasa da ruhu içeriden kemiren bir bedel üretir. Biricik bir hayat yaşadığını hissederek devam eden insan savaşla birlikte birdenbire kendi kaderi üzerindeki kontrolü kaybederek bir istatistiğe dönüşür ve anonimleşir. Hayatta kalsa bile dönüştüğü bir rakamla derin varoluşsal boşluk ve anlamsızlık içinde değerleri parçalanan insan savaşın kalıcı izleriyle başbaşa kalır.
Tabi ki yıkım yalnızca insanla sınırlı kalmaz. Savaşın habitatları parçalaması, mayınlı arazilerin çoğalması, ağır metallerin toprağa karışması gibi etkileri yıllarca sürer. Savaş durumunda ortaya çıkan yangınlar, patlamalar ve yıkımları hemen fark edebiliriz ama habitatların ve ekosistemlerin parçalanması, mayınlı alanların çoğalması, tarım alanlarının yok olması, ağır metaller ve kimyasal kalıntıların birikmesi gibi etkiler sinsidir ve uzun yıllar devam eder.
Bu anlamda 2. Dünya Savaşı’nda Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının; insan bedeninin genetiğini, çevreyi ve doğayı, radyoaktif bir depoya dönüştürdüğünü söyleyebiliriz. Çünkü savaş çok uzun yıllar boyunca çocuklarda doğuştan hastalıklara ve kanserlere yol açarak, genetik ve kolektif açıdan yeni nesillere miras olarak bırakılan hasarlar üretmiştir.
Öte yandan Vietnam Savaşı, bu ekokırımın en vahim örneğiydi. Amerikan ordusunun gökyüzünden yağdırdığı yaprak dökücü ve bitki öldürücü portakal gazı (Agent Orange), 4,5 milyon hektar ormanı yok etmekle kalmadı; mangrov alanlarını bitirdi, suları kirletti ve nesiller boyu sürecek genetik hasarları bir miras gibi çocuklara bıraktı. Benzer bir vahşet Körfez Savaşı’nda, Halepçe’de ve Balkanlar’da yaşandı. Kimyasal silahlar ve uranyumlu bombaların atıkları geniş toprak parçalarının derinliklerine kazındı. Burada doğaya verilen zarar sadece bir görüntü kirliliği veya estetik bir bozulma değil; aynı zamanda altyapı, geçim kaynakları, ekonomik denge ve gıda güvenliği üzerinden, dolaylı ve kronik bir biçimde insan ruhunun da yaralanmasıdır.
SOLASTALJİ VE KÖKSÜZLEŞME
Projektörü yakın çevremize yani kendi coğrafyamıza çevirdiğimizde, 40 yıldır süren çatışmalı ortamın sadece politik değil ciddi eko-psikolojik tahribatlar da oluşturduğunu görebiliriz. 1980’lerden günümüze güvenlik gerekçesiyle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yakılan ormanlar, mayınlı araziler ve yasaklanan bölgeler; sadece ekolojik değil, aynı zamanda halkın kültürel ritüellerine ve aidiyet duygusuna saldırı yoluyla kolektif hafızanın silinmesi girişimidir.
90’lı yıllarda 3 binden fazla köy ve mezranın boşaltılması, binlerce insanın köklerinden koparılmasına ve nesilden nesile aktarılan uzun bir yas sürecinin başlamasına yol açtı. Zorunlu göç, ekonomik kayıplar ve geçim sıkıntısı, tarım ve hayvancılığın büyük oranda azalması, yoksulluk, işsizlik, güvenlik kaygısı gibi faktörlerle ortaya çıkan psikolojik belirtiler sadece bir mülkiyet kaybı değil, aynı zamanda ortaya çıkan köksüzleşme hissinin tetiklediği sorunlardır.
Çatışmalı süreçler milyonlarca insanda; yaşadığı, duygusal bağ kurduğu çevreyi kaybetmenin, oradan zorla koparılmanın ve evsiz hissetmenin derin kederini, yani psikiyatrik hastalıklara da zemin yaratacak “solastalji” hissini ortaya çıkarmıştır. Çünkü insan kendi evinde olsa bile, ev artık eskisi gibi değildir. Çevresel kayıp, gündelik hayatın bağlarını ve dayanaklarını zayıflatır. Tüm bunlar, travma ve yas süreçlerini ağırlaştırabilir.
Bu süreçte tabii ki bitkiler ve hayvanlar da payına düşeni almıştır. Balkanlar’dan Ukrayna’ya, Afganistan’dan Mezopotamya’ya kadar savaş, biyolojik çeşitliliği %20 oranında tehdit etti. Patlamaların yaydığı zehirli gazlar ve maddeler, karbon ayak izinin devasa boyutları sınırları aşarak kıtalar ötesinde bile biyolojik çeşitliliği yok ederek ve ekosistemin dengesini bozarak iklim krizini derinleştirmektedir.
TRAVMANIN MİRASI
Yoksulluk ve çatışmanın yarattığı kronik stres, kortizol düzeylerini sürekli yüksek tutarak beynin karar verme merkezi olan prefrontal korteksi baskılayarak, ruhsal patolojilerin şiddetini arttıran sarsıntıya dönüşür. Araştırmalar, savaş mağdurlarında TSSB oranının %30-50 bandında seyrettiğini, depresyon ve anksiyetenin ise çok fazla yayıldığını gösteriyor.
Artık sadece savaş meydanlarında ya da hastane koridorlarında görülmekle kalmayan, yaşamın her alanında hissedilen bu travmatik sarsıntılar toplumların kimliğini dönüştürür. Savaş sonrası kuşakların ruhuna sinen o derin yabancılaşma, tutulamayan yas ve kronik melankoli tesadüf değildir. Ruanda Soykırımı’ndan veya Holokost’tan sağ çıkanlar üzerinde yapılan epigenetik çalışmalar, travmanın stres hormonları üzerindeki etkisinin genetik olarak çocuklara aktarılabildiğini göstermiştir. Kuşaklararası aktarım, çoğu zaman genetik kodlardan önce suskunluk ve işlenmemiş yas üzerinden ilerler. Travma, paradoksal biçimde anlatılan hikâyelerle değil; daha çok anlatılmayan sırlarla, evin içine çöken o puslu iklimle bulaşır. Büyüklerin dilsiz acıları, çocukların bedeninde bir huzursuzluk olarak dolaşır. Çocuk, otantik kimliğini kaybetme pahasına, aile tarihinin yükünü sırtlar. Seçilmiş travmalar toplumsal kimliğin mihenk taşı olur, yas donarak mağduriyeti kalıcı bir mirasa çevirir.
Tarım ve hayvancılığın %30-40 oranında daraldığı, geçim kaynaklarının yok edildiği bir ortamda insan köklerinden zorla koparıldığında, zihinsel bütünlüğü de parçalanır. Zorunlu göçmenlerde gördüğümüz kronik depresyon, madde kullanımı ve intihar girişimleri; yalnızca bireysel bir zayıflık değil, şiddetle örülmüş adaletsiz bir sistemin nöro-psikolojik yansımasıdır.
Coğrafyamızdaki bu yaralara bakarken, travma sonrası sessizliğin rolünü de düşünmek gerekiyor. Eğer devlet, toplum ya da aile, mağdura örtük bir tehditle susmayı emrediyorsa, dile dökülmesine izin verilmeyen acı, bedende bir semptom, sokakta bir şiddet ya da kuşaklar boyu süren boğazda düğümlenen bir öfke nöbeti olarak hortlar.
ONARIM
Peki, bu yıkıcı tablo karşısında ne yapmalı? Sadece antidepresan yazarak veya bireysel terapilerle bu devasa toplumsal ve ekolojik travmayı iyileştirebilir miyiz? Tabi ki hayır. Çünkü travma toplumsal, politik ve ekolojik ise, iyileşme de bütüncül olmak zorundadır.
Savaş sonrası alanlarda yeniden ağaçlandırma, toprağın kimyasal atıklardan ve ağır metallerden arındırılması, biyoçeşitliliğin korunması; sadece bir çevrecilik faaliyeti değil, aynı zamanda umuda ihtiyacı olan insan ruhunun onarılmasını sağlayan eko-psikolojik bir müdahaledir. Savaşı, çatışmaları, zorla yerinden edilmeyi, toplumsal sorunları ve yanan ormanları görmezden gelen bir ruh sağlığı politikası, o bölgede parçalanan ekosistemin yarattığı psikolojik çöküntüyü tedavi edemez.
Savaşlar bittikten sonra enkazların kaldırılması ve yeni binaların dikilmesi iyileşme gibi algılansa da, çoğu zaman en büyük ihmal mağdurun yaşadığı dehşetin toplumsal bir hakikat olarak tescillenmemesidir. Birçok mağdurun en derin arzusu intikamdan önce, onarıcı bir ikrar, yani hakikatin teslimidir. Onuru iade edilmemiş, insanlıktan çıkarılarak aforoz edilmiş bireylerin yeniden insanlık konumuna getirilmediği bir barış; barış değil, çoğu zaman tavşan uykusunda süren bir ateşkestir. Çünkü adalet olmadığında mağdur, utancı ya içselleştirerek melankoliye gömülür ya da kuşaklar boyu aktarılacak bir öfke mirasına dönüştürür. İyileşme; geçmişle yüzleşme, hakikatin görünür kılınması ve onarıcı adalet mekanizmaları olmadan yalnızca silahların susturmasıyla sağlanamaz. İnkar politikalarından vazgeçilerek her acının ve kaybın tanınması, nesiller boyu sürecek şiddet döngüsünü kırmanın tek yoludur. Çünkü tanınmayan acıların yası bitmez; tedavi edilemez ve bir hayalet gibi nesilden nesile dolaşır.
Bu noktada ruh sağlığı çalışanlarının etik sorumluluğu da yalnızca bireysel destek vermekle sınırlı değildir. Konu savaş ve organize kötülük olduğunda, tarafsızlık bazen etik bir ilke olmaktan çıkıp sessiz bir sığınağa dönüşebilir. Burada kritik olan mağdurdan yana ahlaki bir taraf tutabilmektir. Bir diğer sorumluluk, acıyı psikolojize etmemektir. Savaşın, işkencenin, zulmün yarattığı yıkımı yalnızca bireysel bir bozukluk gibi etiketleyip, kökenindeki politik şiddeti görünmez kılarak psikolojize etmemektir. Üçüncü ve belki en ağır sorumluluk ise tanıklık etmek ve arşiv tutmaktır: hakikat inkâr edilirken, tarih yeniden yazılırken, yaşananın kaydını tutmak; insanın gerçekliğine, hakikatine ve onuruna sadakat göstermek.
Savaşın gerçek bedeli, doğanın ve ruhun aynı anda çöküşüdür. Barış ise; bütün yıkımlara rağmen insanın adalet ve eşitlik temelinde hem kendi türüyle hem de doğayla yeniden bağ kurarak hayatı örme cesaretidir. Adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, insanla doğa arasında da tesis edilmelidir. İnsan hakları mücadelesi, aynı zamanda bir çevre hakkı mücadelesidir de. Bizim görevimiz sadece hastaları değil, dünyayı da iyileştirmeye çalışmaktır. Çünkü doğa nefes alamıyorsa ve hasta ise insan da yaşayamaz.








