Şöyle bir olay anlatılır, gerçek midir bilmiyorum: Polisler, yakaladıkları işçiyi nezarete atarlar; içeride bir öğretmen vardır. Öğretmen “hayrola” diye sorunca işçi de şöyle demiş: “Vallahi niye buradayım, anlamıyorum; oysa benim siyasetle hiç ilgim yok,”Öğretmen de şöyle cevap vermiş: “İlgin olsaydı, şimdi ikimiz de burada olmazdık.”Kim haklı?
Malum, Marx’ın meşhur lafıdır: İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendi eseri olacaktır. İşçi sınıfının “kurtuluşu”nu (!) gerçekleştirdiği kimi ülkeler oldu, biliyoruz (örneğin Rusya ve diğer bazı Doğu Bloku ülkeleri veya köylülerin Mao önderliğinde devrim yaptığı Çin ve diğer bazı ülkeler). Peki, sömürgeciler, patronlar ve devletten kurtulan işçiler/emekçiler, (kendi) kendilerini yönetebilecek bir sistem kurabildiler mi? Demokrasiden bahsediyoruz. Onca sosyalist deneyimde demokrasi ne durumdaydı?
62 yaşındayım. Ömrümün yaklaşık 47-48 senesi sol fikirleri savunmakla geçti. Ancak bu savunmada bazen kimi şeyleri birbirine karıştırdığım oldu; işin özünü kavramakta zaman zaman güçlük de çektim ve herkes gibi “benzer” hataları yaptım. Fakat hata yapmadan öğrenmek kolay mı? Hatmettiğiniz bilgi derli topluyken, hayat denilen deneyim yumağının karmakarşık olduğu bir durumda işlerin zor gitmesi, doğal değil mi? Hatırlıyorum, orta sondayken (1978 olmalı) sınıfta bizim solcu arkadaşlarla “Bulgaristan, komünist mi, değil mi?” tartışmasını yapmıştık.
Neyi nasıl söyledim, hatırlamıyorum ama bir şeyleri zaman zaman yanlış anladığım(ız) aklımdan hiç çıkmadı. Neydi o yanlış veya ters anladığımız şeyler? Şuydu: Biz işçiler, köylüler, ezilenler, halklar, dışlananlar vb. için kendimizi paralıyorduk yani tartışıyor, mücadele ediyor, bedel ödüyor ve zaman zaman ölüyorduk. Ama “sınıf” yine gidip celladına aşık oluyordu. Peki, bu nasıl oluyordu? Buna dair, Marx’ın “bilinç”, Gramsci’nin “hegemonya”, Althusser’in “ideoloji”merkezli olmak üzere pek çok teori üretildi. Bu teoriler açıklayıcı idi ama yetmiyordu. İtalyan “İşçici” akımı “fabrika komiteleri”ne veya “doğrudan işçi yönetimi”ne vurgu yaptığında, çok etkili olmadı. Anarko-sendikalistlerden sosyal demokratlara değin hemen her çözümde eksik olan bir şey vardı ama neydi? Sınıfı idealleştiriyorduk ama sınıfın gerçekliğini tam anlayabiliyor muyduk?
CHP’yi bir açıdan önemserim. Onca yanlışına rağmen bu partinin, yoksul milyonlarca seçmeni var. Sırf bu seçmenler aşkına CHP’ye kulak veririm ( oy verdiğim de oldu). Ama bu parti, “Cumhuriyet”i (yani halkın yönetimini) “devlet” nezdinde hep mücadelede ilk hedef olarak öne çıkarırken adında var olan “halk”ı bir türlü özneleştirmedi. Halk yani “sıradan” insanlar; emekçiler, işçiler, köylüler, esnaf, emekli, işsiz, ev kadını, öğretmenler vd. Son genel seçimlerden birinde CHP’nin milletvekili listeleri açıkladığında, adayların meslek, iş ve konumlarının ne olduğu sorusu aklıma takılmıştı. Acaba listelerde “halk” var mıydı? Evet, ezilen, yoksul, “isimsiz”, “işçi”, “sıradan kamu çalışanı” vb. yoktu listelerde. Ağırlık hukukçu, mühendis, hekim, eczacı, iş insanı, patron, gazeteci, yüksek bürokrat, eski belediye başkanı, yine eski milletvekili gibi görece kalifiye, “paralı” ve “bilinçli” kesimlerdeydi. Hadi bunlara “varlıklı aydın” diyelim ama halkın partisinde neden halk yani emekçiler, işçiler yoktu? Ya da mavi ve beyaz yakalılar, prekarya? Yoksa politika artık, bir bilinç değil de para işi mi olmuştu?
90’ların başında Perinçek’in İşçi Partisi vardı, adı şaka gibiydi. Bir genel seçimler esnasında, Ankara’da yolda yürürken gözüme afişleri takılmıştı. Afişte şöyle yazıyordu: “İşçi, ayağa kalk!” Tam da Perinçek’in militarist anlayışına uygun bir seçim afişiydi. Fakat biz diğerleri bundan çok mu farklıyız? 1 Mayıs meydanlarında güçlü pazu ve sağlam bilekleri, kararlı bakışları, elinde çekiç falan olan işçi resimleriyle biz gerçekten “sınıfın kendisini yönetmesini” mi istiyorduk? Yoksa o işçiler, resimlerde olduğu gibi sembolümüz (bir bakıma fetişimiz) müydü sadece? Özne değil, sembol.
Bu aralar Sovyetler Birliği’nde (SSCB) sorunun ne olduğunu anlatan bazı eski kitapları yeniden okuyorum. Geçenlerde eski bir DY’li miltan, geçmişteki bir tartışmada, “peki, Lenin yanılmış olamaz mı?” diye sorunca, oradakilerden gelen tepkiler üzerine, “iyi o zaman ben, Leninist değil, Mahirciyim” demiş. Böyle deyince, sorun çözülmüş mü oldu? Şimdiki düşüncem şu: Eğer reel sosyalizm yıkıldıysa, mutlaka bir şeyler yanlış yapılmış olmalı, değil mi? Çok yıllar önce (80’lerin sonlarında) okuduğum bir kitapta Anthony Barnett, (Sovyetlerde Özgürlük, 1988) şöyle bir anektod aktarmıştı: SSCB’de ziyaret edilen bir fabrikada işçilere sorulur üretim durumu. Şöyle der işçiler: “Biz üretiyormuş gibi yaparız, yöneticiler de üretiliyormuş gibi kabul ederler.”Üretime abanıldı, peki tüketime ne oldu? Sanayileşme, makine, verimlilik derken ya demokrasi? Sosyalizmi kapitalizmin (ne olursa olsun) üretim mantığına kapatmak veya indirgemek, Marx’ın komünist toplum için “Alman İdoelojisi”nde çizdiği “çokyönlü insan” modeline veya ütopyasına uygun değil. Ama pratik ortada: Taylorizm, Yeni Ekonomi Politikası (NEP), küçük üreticilik falan derken gidilen noktada, zorla kolektifleştirme”de işçi ve köylüye bir şey soruldu mu? Sorulsaydı, SSCB yani reel sosyalizm 1989’da bu kadar kolay yıkılır mıydı? O sosyalist bildiğimiz insanlardan hırsız oigarklar çıkar mıydı? Gorbaçov, Yeltsin, Putin gibi herifler neden ve nasıl ortaya çıktı? Ya bizim “hareket” içi demokrasiyi veya doğrudan yönetimi reddeden kimi örgüt şeflerimiz nasıl oluştu?
Kanımca sorun, Marx’ta değil, Lenin ve arkadaşlarındaydı. Yani teoride değil, uygulamada. Praksis kurulamadı. Teorinin pratik içinde diyalektik çelişkileri çözebileceği deneyim temelli bir felsefe oluşturulamadı. “Proletarya diktatörlüğü” için yola çıkmıştık ama elimizde neredeyse ve sadece“aydın diktatörlüğü” kaldı. Üç-beş aydın bir araya gelip bir parti kuruyor ve sonra “birlik” çağrılarında bulunuyoruz. Önce bölünme, sonra birlik! Fransız filozof Jacques Rancière’nin meşhur kitabına (Filozof ve Yoksulları) oldukça sakınımlı yaklaşsam da (çünkü Marx’ı da eleştiriyor; o konu, kırmızı çizgim ama Marx da “fani” olduğuna göre eleştiriden muaf olmamalı değil mi?) sözlerine kayıtsız kalamıyorum.
Kabaca şöyle tezi: Emekçiler yani işçiler, çalışanlar, zanaatkarlar, yoksullar, kendi kendilerine ve kendi adlarına ne zaman düşünecek ve eyleyecekler? Kendi işlerinden başka şeyleri ne zaman, nasıl yapacaklar? Yazar, Marx’a bu konuda hakszlık etmiş zira Marx’ın bütün teorisinin asıl hedefi, işçilerin kurtuluşu ve bu süreçte işbölümü, yabancılaşma, fetişizm, sömürü gibi sorunları aşıp çok yönlü (politeknik) birer insan olabilmeleridir. Yani yazarın dediğinin aksine Marx, işçileri sadece ekonomi/üretim döngüsüne sıkıştırmadı; kendi kendilerini yönetmelerini de istedi, felsefe ve eleştiri yapıp balık tutmalarını da hayal etti.
Kısaca, sadece “tek boyutlu” işçi olarak kalmalarını istemedi. Hele, filozofların onlar adına düşünmelerini ve bu kadarının yeterli olduğunu hiç söylemedi.. Ancak Marx, (bu satırların yazarının yazdığı ve yaptığı gibi) işçi sınıfının kurtuluşunın en azından ilk ve reddedilemez basamağının aydınların işçi sınıfı için bilgi ve bilinç üretmeleri olduğunu kabul etmiş oldu. Lenin, bunu bir adım daha öteye götürdü: İşçi sınıfına bilinç dışarıdan, sınıfın merkezi örgütü olan “parti”tarafından götürülmeliydi ama devrim sonrası yönetim tarzına da “demokratik merkeziyetçilik” dendi.“Sınıf” adına “parti”, asıl “siyasal özne” haline gelirken (ki o parti, bir süre sonra başta işçi aristokrasisi olmak üzere bürokrasi, baskı, anti-demokrasi, tasfiyeler gibi pek çok soruna yol açacaktır) işçiler “yönetilenler” olarak nesneleştirilmediler mi? Mao’nun “Kültür Devrimi”nin sonucu ne oldu? Üstü (yönetim) komünist, altı (ekonomi) kapitalist yapı neden ve nasıl oluştu? Sözde komünist parti, “sosyal kredi sistemi”yle en baba gözetim (panoptikon) sistemini kurarak ülkeyi neden ve nasıl büyük bir hapishaneye dönüştürdü? Çinliler hallerinden memnun mu? Mao, “yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın” demişti ama “Kırmızı Kitap”la yetinilmesi de neydi acaba?
Kanımca sorunun kaynağı şurası: Ekim Devrimi, belki zor şartlarda (İç Savaş, Savaş Komünizmi, emperyalist kuşatma, açlık ve kıtlık vb.) yapıldığı için “merkezileşme” konusunda bir noktaya kadar haklıydı. Ama bir noktaya kadar. O noktadan sonra parti kazanırken hem “Fabrika Komiteleri” ve “Sovyetler”(hatta sendikalar) kaybettiler hem de “sosyalist demokrasi” yolunda büyük bir fırsat kaçırıldı. Bu konuda Carmen Siriani’nin kitabı (“İşçi Denetimi ve Sosyalist Demokrasi. Sovyet Deneyimi”, 1990) oldukça detaylı bir devrim(ci) süreç panoraması çizerken sosyalizmin kuruluşu adına demokrasiden nasıl da vazgeçildiğini anlatıyor. Demokrasiden yani “taban”dan, “alt”tan gelen işçilerin fabrikaları yönetmelerinden kalkıp tüm ülkeyi nasıl da yönetemedikleri, önlerine ne tür engeller dikildiğinden bahsediyor. Bu tür kitaplara “anti-sosyalist/sovyetik propaganda” kitapları demek, çok kolaycılık olur. Yine Alec Nove’nin piyasayı dışlamayan önemli çalışması “Uygulanabilir Bir Sosyalizmin İktisadı” (1991), üretim, planlama ve tüketim üçgeninde işlerin neden düzgün gitmediğini örnekleriyle anlatıyor. Yakınlarda çevrilen şu kitap da çok önemli: Samuel Farber, Stalinizmden Önce. Sovyet Demokrasisinin Yükselişi ve Çöküşü (2025). Her bir kitabı içim acıyarak okudum.
Klişe ama gerçek: Ders alınmadığı sürece, ders sürer, bitmez. Halktan iyi ders alan Brezilyalı halk eğitimcisi Paulo Freire, 1950’lerin sonlarında Brezilya kırsalında topraksız tarım işçilerine “ders” verirken yaklaşımını (önce “Eleştirel Okuryazarlık”, sonra “Eleştirel Pedagoji”) tümüyle öğrenenlerin özneleşmesi üzerine kurmuştu. “Bankacı Eğitim Modeli”ne karşı “Problem Tanımlayıcı Model” dediği yaklaşımının tek bir amacı vardı: Ezilenlerin (işçilerin, köylülerin, yoksulların vb.) özgürleşme yolunda bilinçlenmeleri. Okuma-yazma eğitimlerinde Freire, anlatmaktan ziyade dinlemeyi tercih etmiş hep. Ezilenlerle her zaman samimi ve sahici ilişkiler kurmuş. Öğretmek için yola çıkmış ama hep öğrenmiş. Çünkü her bir ezilenin kendi özel hikayesinin değersiz değil değerli ve işe yarar olduğunun anlaşılabilmesi için ezilen kişilerin, kendi problemlerini kendilerinin formüle etmeleri ve çözümünü de kendilerinin bulmaları gerektiğine can-ı gönülden inanmış. Bunun da gereğini yerine getirmiş. Tam da Marx’ın düşündüğü gibi.
Paulo Freire’nin “conscientização” dediği şey, eleştirel öğrenmeyle ezilenlerin kendi varoluş gerçeklikleri içinde ezilmelerine neden olan şeylerin farkına varıp bilinçlenmeleridir. Öğrenme yani okuma-yazmayı öğrenmede konu öncelikle, o köylülerin yani işçilerin, üzerinde çalıştıkları toprakla ilgili üretim araçlarının (saban, çapa, kürek vb.) hem okuma-yazmanın öğrenilmeye değer ilk “üretken”kelimeler olması hem de “dünya”nın (world), “kelimeler”le (words) öğrenilmesinde çok kritik bir işlevselliğe sahip olmasıdır. Bu süreçte köylüler, bir yandan “üretim” ile “sömürü”, öte yandan “eğitim” ile “bilinçlenme” arasında bağlantılar kurabiliyorlardı.
Bütün bunları yaparken Freire, otoriter bir öğretmen değil, bir rehber, kılavuz veya kolaylaştırıcı olmuş. “Otorite” ama “otoriter” değil. “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı kitabı, bu işin felsefesini anlatır. Biz ise yarı-geyik, lakayıt bir tavırla bu “cahil” halka yani işçi ve emekçilere “artı-değer”i anlatmanın ne kadar da zor olduğundan yakınıp durduk hep. Bitirirken yine Marx’tan bahsedelim: Bir gün, gece yarılarına kadar çalışan Marx, ertesi sabah Engels ile kahve içmek için buluştuğu kafede yoldaşına şöyle der: “Dün gece çok önemli bir şey buldum.” Bulduğu, “artı-değer yasası” idi. Marx, dünyayı emekçiler için yerinden oynatacak fikirler verdi bize ama biz bu fikirlerle pratiği nasıl değiştireceğimiz konusunda binbir fikir geliştirirken sınıfın kurtuluşunun yine sınıfın kendi eseri olacağını unuttuk. O yüzden şu son süreçte yine kendi aramızda tartışıp duruyoruz. Hep yaptığımız gibi. Ancak yöntemi değiştirmekte fayda var, yoksa ders sürer. Yani ders alınmadığı sürece, ders bitmez.








