size nasıl anlatmalı, nereden başlamalı kaygısıyla oturdum tabletimin başına. hani en samimi ifadeler en içten olanı ve etkili olanı derler; bakalım bu yazı öyle olacak mı, bittiğinde, siz okuduğunuzda göreceğiz?
yazı; lgbti+ (lezbiyen, gey, bisekssüel, transeksüel,interseksüel…) hakları ve içinde olduğumuz haziran ayı, yani bizlerin deyimiyle “onur ayı” ve ayın son haftasına denk gelen ve içinizden bazılarınızın da bildiği adıyla “onur haftası” üzerine.
başlık ilginizi çekti mi, siz de bir çağrışım oluşturdu mu bilemiyorum ama “var olmayan yazar” tanımı; kendimi ifade etmek içindi. “var değilsen, bu satırları kim yazıyor” sorunuzu da duyar gibiyim, müsaadenizle tam da oraya gelmeye çalışıyorum, dilimin döndüğünce.
ödevlerde var, haklarda yok hükmündeyiz
aslında tam olarak şöyle; ben bir trans kadın olarak, biz lgbti+’lar olarak; yüce gönüllü devletimce sorumluluk, devlete karşı borçlar, vergiler v.b kısmında var olan lakin konu haklarımıza gelince ötelenen, insan olarak dahi görünmez olan azınlığız.
sizler 18 yaşına gelince reşitsiniz; bizlerin bedenleri üzerinde söz hakkımız yok. biz oy verebilir, ceza yatabilir, devlet gözünde çeşitli yükümlülüklere tabii olabiliriz amma velakin trans kadın/erkeksek hapsolduğumuz bedenden kurtulmak, dönüşüme başlamak için 25 yaşımızı beklemek zorunday(mış)ız…
en son 12. olarak güncellenen, yeni yargı paketinde yapmak istedikleri bu. hoş, bu paket salt biz transları, lgbti+’ları da kapsamamakta, kepçeyi bol tutup içine nafaka hakkını, çocukların yetişkinler gibi yargılanmasını dahi tıkıştırıp her birimizin hayatlarını etkileyecek düzenlemeleri arzulamaktalar. “kaşının üstünde gözün var”ı unutmuşlar mı diyorsunuz, kim bilir ki sıranın onda olmadığını?
niye mi çünkü canları öyle istiyor, paşa gönülleri öyle uygun görmüş, sorgulamak ne haddimize, adam sende? yüce devletlüm çok yaşa!
esareti, içine doğdunuz kimliğe sıkışmanın, hele de çocukken “olduğunuz şey” olmadığınıza cümle alemi inandırmanın; az büyüyünce de hissettiğiniz kimlikte yaşamak için tüm dünyayı karşınıza almanın nasıl öldürücü -hoş bazılarımız bu savaşta pes edip ölüme sürükleniyor veyahut hepimiz en azından hayatımızda birkaç kez intiharı, kurtulmayı deniyor, bu satırları yazan yazar da dahil-; içten içe insanı yiyip bitirdiğini sizlere nasıl tariflerim ki? empati; beni, bu “var olmayan yazarın” geçmişinden şu ana yaşadıklarının ne kadarını sizlere aktarabilir ki?
insan, haklarıyla insandır
farkındayım şu satırlara gelmek dahi içinizi bunaltı, çok iç açıcı da ilerlememekte fakat elimden bir şey gelmez, sizlere pembe yalanlar anlatamam ne siz inanırsınız ne de biz cinsiyet kimliği, cinsel yönelimi farklı olanların hayatı öyle. eh, kimi zaman kişisel başarılarımız, kâh inatçı tutumumuz, bazı bazı da bunca griler arasında bi parça aşkı yakalayabildikse; şu dünyada 3-5 gün bizim de yüzümüzün güldüğü oluyor elbette… astarı yüzünden pahalı çoğunlukla hayat bizler için.
ben, ömrü hayatımda tablolar, yasalar, tüzüklerle anlatan birisi hiç olmadım, bu geleneğimi de bozma yanlısı değilim. öncelikle insan hakları beyannamesi, devamında da türk medeni kanununda da bahsi geçen yasalarla ve her şeyden de önce doğmakla kazandığım “insan olma” hakkıyla bu dünya geldim, tıpkı sizler gibi ya da yasa yapıcılar gibi…
her insan gibi; barınma, oy verme, eğitim alma, sosyal güvence, iş bulma, vücut ve beden bütünlüğümün korunması ve en önemlisi de ayrımcılığa uğramama gibi listeyi uzatmayacağım haklarım var-öyle olmalı- konu ben/bizler olunca; herkes üç maymunu oynuyor, devlet erkanı kulağının üstüne boylu boyuna uzanmış…
daha da vahimi ne derseniz; sağından soluna, türkünden kürtüne, aydınından okur yazar olmayanına… her mahallede “siyahi”; 7 bölgenin de “ötekisiyim…” herkes kendine demokrat, her birimiz kendine aydın; ben de burada “hani bana, ben neciyim” diye çukurda sesimi duyurma telaşında.
sebep mi; hissetmediğim bedenden kurtulmaya, kendim olmaya çalıştım, ayşe bir kadını sevdi, berke’ nin gönlü hem aysel’e hem mahallesinin en yakışıklısı olan ilhan’a kaydı…
suçumuz sizlerden olmamak; çoğunluğun içindeki azınlık olmak. bizler kimlikleriyle, yönelimleriyle; beyaz, erkek ve hetero çoğunluğun dışında kalan; dahası “zevk için sevişen”, din boyunduruğuyla dizginlenemeyen; en önemlisi de kapitalizme köle doğurmayan, sistemin işlemesi için çarkları döndürmeyenleriz; bundandır tüm “yok sayılışlarımız” dünden yarına…
hikayemden bütüne doğru bir yolculuk
burada, biraz beni tanırken, hikayem üzerinden aslında lgbti+’ların varoluş savaşına girelim mi? Orta Karadenizli bir ailenin, artık ikinci ve büyük kızıyım. ilk ve ortaokulda akran zorbalığı; başladığım lisede müdürün fobik tavırlarıyla okulu terk sürecim; ergenlik çağlarımda aile, mahalle ile olan kimlik savaşım. bunlar da aşağı yukarı her birinizin bildiği, duyduğu hikayelerin aynısı…
içinde olduğumuz ülkenin, yönetenlerinin politik tutumu, ötekileştirici tavrıyla; geleceksizlik, güvencesizlik sonucu bu ülkedeki çoğu trans kadın gibi bende sokaklarla tanıştım; o aklınıza gelen ama ben yazınca canınızı yakacak, insan onurunu zedeleyecek süreçlerin hepsini yaşadım…
arka kapısından kovulduğum liseyi açık öğretimle tamamlamakla kalmadım, baktım yapabiliyorum hadi üniversiteyi de oku (anadolu üniversitesi radyo-tv programcılığı, devamında da aynı üniversitede uluslararası ilişkiler) derken şu an auzef’te (yönetim bilişimleri) üçüncü bölümümü okumaktayım.
şimdilerde serbest olarak sürdürmeye mecbur olduğum, on iki yıllık deneyime sahip, açık kimlikli trans kadın gazeteciyim. çabalarım sonucu, son bir yıldır da sigortalıyım, hayatımda bir ilk. sözün özü; en güzel yıllarımı, gençliğimi, devletin bana sunmadığı, hak görmediği geleceğimi kulağımı tersten tutarak örmeye mecbur kaldım. özne olarak yaşadığım kent yoksulluğuna, trans kadınların barınma sorununa vs hiç girmeyeceğim bile…
yukarıdaki hayat hikayesinde ece adını çıkarın, çoğu transın hikayesiyle birebir örtüşür; tek fark ben biraz daha inatçı, belki bize biçilen gömleği yırtmaya cesaret gösterecek kadar güçlü ve en önemlisi çocukluğu istanbul’da geçen azınlıktandım. taşradan, anadolu’nun sayısız çorak toprağından kopup gelen, kimi sosyal cinayetle ölüme sürüklenen kimisi öldürülen ve katilinin bulunmasına dahi tenezzül edilmeyen nice isimsiz trans kadın. bana da sanırım hikayelerini anlatmak; verdiğimiz varoluş savaşını, lgbti+’ların tüm çıplak gerçeğini, sizlerin gözüne sokma görevi düştü…
dilimi kaba bulanlara sözüm, hayat bizleri bu derece hırçınlaştırıyor tatlım, bunun için özür dilemeyi de düşünmüyorum. Hem belki biraz nobranlık eşitlenmemize; sizin olaya bir de benim gerçeğim üzerinden bakmanıza, bizleri anlamanıza sevk edebilir, umut o yönde en azından.
aşk aşk hürriyet, uzak olsun nefret
kürtçe’nin yasak olması, kürtlerin yok sayılması ile benim var oluşumun yasaklanması arasında ne fark var?
bir kadının istemediği biriyle evlendirilmeye çalışılmasıyla, kendi cinsinden birine âşık olmak arasında fark ne? ikisinde de aşka sınır konulmuyor mu?
chp’ye kayyım atanarak, siyasi iradeye ipotek koymakla; bizlerin haklarının yok sayılması arasındaki fark ne, bir inkâr politikası, hak gaspı yok mu?
Sokakta yaşayan bir havyana karşı işlenen suç ile bizlere uygulanan sosyal şiddet, fiziksel şiddet arasındaki fark ne? canımız yanmaz veya bizler için üzülen insanlar, ailelerimiz yok mu sanılmakta ?
asl’olan kimin kimi sevdiği, bacak arasında olanla (erişkin ve akli melekeleri yerinden kabulüyle) kiminle ne yaptığı değil; insanlığa, içine doğduğu topluma ne kattığı, kimseyi incitmeden yaşaması değil mi?
aşk, sevgi denilen duygu; dört odacıklı, göğsümüzün altında yatan kalp organın görevi değil mi? yoksa biz lgbti+’lar bu organdan yoksun mu doğmaktayız?
inançlı, inançsız ne olursak olalım, hepimiz aynı realitenin, varoluşun bir parçası, evrenin gerçeği değil miyiz? hele de “yaratılanı severim, yaradandan ötürü” diye pelesenk edinenler; sizlere diyecek hiçbir şeyim yok…
neyin mi onuru; elbette ki insan olmanın
stonewelldeki (abd) bir bara polislerin saldırısıyla başlayan, günlerce süren direnişte ölen gay, trans, lgbti+’ların anısına ertesi yıl düzenlenen törenlerle başlayan, devamında da tüm dünyadaki lgbti+ topluluklarınca sahiplenilen direnişin sembolü olan “onur ayı/onur haftası”; kuşkusuz ki insan olmanın, insan olarak doğuştan kazanılan “onur”un sahiplenilmesi.
1987 yılında, beyoğlu ülker sokakta (istanbul) polislerin trans kadınların kapılarını kırmaları, evlerine hapsetmeleri, evlerini yakmaları, sonrasında gelişen açlık grevi eylemleri, daha da önceleri trans kadınların trenlerle/ otobüslerle şehir dışına götürülüp çırılçıplak bırakılması, saçlarının tıraş edilmesi; çok bilinmese de içimizde de bir stonewell yaşandı.
bitti mi derseniz elbette ki hayır. halen trans kadınların evlerinin kapıları kırılıyor, mühürleniyor; yaşam alanlarına girişlerine dahi izin verilmiyor…
yakından takip etmiyor olsanız dahi; tv haber bültenlerinde, sosyal mecralarda, onur haftasında lgbti+’ların işkenceyle gözaltına alınmaları, film izlemek için gittikleri sinemaların, pikniklerin ve hatta çay partilerinin dahi düşmanca saldırılara uğraması önünüze düşmüştür.
bu noktada, bir son söz gerekli mi bilemesem de karşı komşun, sıra arkadaşın, metroda yan yana oturduğun, çarşı pazarda pahalılıktan dert yandığın, aynı gökyüzünü paylaştığın benken, senin gibi etten kemiktenken ve elbette aynı coğrafyayı, kaderi paylaşıyorken birbirimize bunca uzaklık, düşmanlık niye?
ne sen benden daha özel, değerlisin ne de ben senden daha kıymetsiz.
onur hepimizin, onur, insan olmanın onuru.
onurumuz, onur ayımız kutlu olsun! insanca yaşam, temel haklar ve elbette sömürüsüz bir dünya her birimizin hakkı.
en içten sevgilerimle. var olmayan yazarınız, esra ece kutlu
,








