Ümit ÖZDEMİR / 17.02.2026
AKP döneminin belirgin özelliklerinden biri de kamuyu zarara uğratan, halkın kaynaklarını yağmalayan ne kadar faaliyet varsa bunların “vakıf” adı altında gerçekleştirilmesidir. Son örnek, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Yunus Emre Vakfı. Vakfın kamu bütçesinde yolsuzluk yaparak açtığı zarar, görülmemiş bir seviyede: Tam 630 milyon liralık bir yolsuzluktan bahsediyoruz.
İlk kez 12 Aralık 2024 tarihinde BirGün gazetesinde “Kamu Vakfı Naylon Faturalarla Soyulmuş” manşetiyle duyurulan bu skandal, dosyanın tozlu raflardan indirilmesine hizmet etti. Yunus Emre Vakfı soygunu, Vakıflar Genel Müdürlüğü müfettişlerinin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmalarıyla dava konusu haline geldi.
İsmail Arı’nın “Perde Arkası” YouTube yayınında, yayın yasağı gelmesin diye otosansür uygulamak zorunda kaldığı iki yöneticinin ismi; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın eşi Rahmi Göktaş ve MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın oğlu Abdullah Kutalmış Yalçın. Bu iki ismin geçtiği her habere getirilen yayın yasakları ve kirli ilişkiler ağının ortaya çıkmaması adına sergilenen bu tutum; yolsuzluk dosyalarıyla siyasi rakiplerini suçlayıp yargılama konusu yapan AKP-MHP ittifakının en büyük açmazıdır.
Açmazdır; çünkü iddia edilen rakam ve naylon faturalar üzerinden gerçekleştirilen yağma, Türkiye’nin bir türlü kapanmayan bütçe açıklarının kaynağı hakkında net bir fikir vermektedir. Muhalefetin yeterince gündemleştirmediği bu yağma daha kalabalık otobüslere binmemize, kamu hizmetlerinin pahalılaşmasına, zam sağnağına ve ek vergilerle halkın iki misli soyulmasına neden oluyor. Yolsuzluk ve yoksulluk arasındaki ilişkinin hiç bu kadar alenileşmediği, ancak yolsuzlukların hesabının sorulması için bir gazete haberinin beklendiği “tuhaf” bir durumdan söz ediyoruz.
Hizmet alımı ihaleleriyle gerçekleştirilen bu soygunda belgelerin altında imzası bulunan bürokratlar yargılanırken, yönetim kurulunda yer alan Rahmi Göktaş ve Abdullah Kutalmış Yalçın’a yönelik herhangi bir soruşturma açılmaması, “siyasi koruma” altındaki kadroların nasıl kayırıldığını göstermesi bakımından öğretici. Kayırmacılığın adresi ise belli: Yunus Emre Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı ve Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy. Ersoy’un konuyla ilgili soru önergelerini yanıtsız bırakması da bu tabloyla tam olarak örtüşüyor.
Mahkemede yargılanan sanıkların savunmaları, vurgunun asli sahiplerinin kim olduğunu işaret ediyor. Muhalefetin bu soygun için kullandığı “esas ahtapot” benzetmesi yerinde; ancak mesele sadece eleştirilip geçilecek bir konu değil. Yolsuzluk sadece bugünün kaynaklarını yağmalamaz, geleceği de yok ederek bütçe açıklarını kapatmak için alınan borçları devasa ölçülere ulaştırır.
Vakfın bütçesinde açılan 630 milyon liralık (yaklaşık 19 milyon dolar) bu devasa delik, sadece bir” rakamdan” ibaret değil. Eğer bu kaynak yağmalanmasaydı, bugün Anadolu’nun dört bir yanında tam donanımlı 60 adet halk kütüphanesi açılabilir, binlerce gencin barınma sorununu çözecek 7 bin yatak kapasiteli modern yurtlar inşa edilebilir ya da en az 3 tam teşekküllü devlet hastanesi halkın hizmetine sunulabilirdi. Daha çarpıcı olanı ise bu yolsuzluğun Türkiye’nin dış borç sarmalıyla olan bağı. Türkiye’nin Ocak ayında ödediği toplam dış borç yükü (faiz ve anapara) milyarlarca dolar seviyesindeyken, vakıf eliyle iç edilen her kuruş, bütçede yeni bir karadelik açıyor. Bu deliği kapatmak için halkın sırtına yüklenen ek vergiler ve alınan yüksek faizli dış borçlar, gelecek kuşakları doğmadan borçlandırıyor. Yani Yunus Emre Vakfı’ndan sızan her kuruş, hastanede beklenen bir randevu sırası, kalabalık otobüslerde çekilen çile ve gelecek kuşakların sırtına binen devasa bir faiz kamburudur. Yolsuzluk sadece bugünü değil, Türkiye’nin yarınını da rehin alıyor. Okul yemeği projesi için de harcanabilecek bu kaynakla bütün eğitim sezonu boyunca 100 bin öğrenciye 15-20 milyon ücretsiz yemek dağıtılabilir, bu hizmet altyapısı yeni bir istihdam dalgasını tetikleyebilirdi.
CHP’li Deniz Yavuzyılmaz ve çeşitli kaynakların iddialarına göre vakfı soyan şirketlerin (Rematek, Dolunay Records ve Çelikkaya Organizasyon) mahkemeye sundukları “görev zararını ödemeye hazırız” beyanları, suçun dolaylı yoldan ikrarı. Bu şirketlerin RTÜK ile de çalışması, bir sansür kurumuna dönüşen RTÜK’ü de “olağan şüpheliler” kervanına katıyor. RTÜK haberi yüzünden eski başkan Ebubekir Şahin tarafından “halkı yanıltıcı bilgiyi yayma” suçlamasıyla mahkemeye verilen İsmail Arı’nın sorusu baki: “Yunus Emre Vakfı’nı soyan bu şirketler, RTÜK’e de aynı tarifeyi uygulamış olabilir mi?”
Türk sağının halka karşı işlediği en klasik suç olan yolsuzluk, kadim geleneklere yaslanan vakıfların “arpalığa” dönüştürülmesiyle yeni bir boyut kazandı. Rejimin sahipleri, bir yandan yandaş vakıfları “kamuya yararlı” gösterip AB fonlarından pay almaya çalışırken, diğer yandan yapılmayan etkinlikler için naylon faturalar düzenleterek çifte vurgun yapıyor. 1990’lı yılların ekonomik yıkımlarını kamu bankalarını boşaltarak tetikleyen Türkiye sağının yeni saldırı hattı vakıflardır. Vakıfların halkın denetimine açılması ve şeffaflaşması, bütçedeki kara delikleri kapatacağı gibi, hukuka ve topluma saygılı kuşakların yetişmesinin de önünü açacaktır.
















