“Çan çalmıyoruz.
Çan çalmıyoruz.
Yok salâ veren!
Giden o biten bir şarkı değildir…”
N.Hikmet
Bazı insanlar vardır öleceklerine inanmazsınız. Rahmi onlardandı. Koca yürekli dev gibi adam 15 gün içerisinde ellerimizden kayıp gitti. Kimse bir şey yapamadı. Tıp bir şey yapamadı, doktorlar bir şey yapamadı.
En son 12 Mart etkinliğinde gördüğümde ‘Rahmi çok zayıflamışsın, dikkat et, tetkiklerini yaptır’ demiştim. ‘Evet 3- kilo verdim’ demişti. Aslında daha çok kilo vermişti ama zayıflığı her anlamda asla kendine yakıştıramazdı. Gerek fiziksel, gerek ruhsal ve ideolojik dik duruş neredeyse onun yaşam felsefesi olmuştu. Yarım asırı geçen arkadaşlık, yoldaşlık, işkence ve esaret günlerinde bu anlayışını her zaman hayata geçirmişti. Zorlu mücadele yıllarında bizlere
örnek olmayı bilmişti.
Koca yüreğinin bir yanında çocukça ve nahif bir yan vardı. Bu yan onun saflık, temizlik, içtenlik ve diğerkamlığını temsil ediyordu belki de. 2008 yılında kaybettiğimiz Hasan Akgüç ile birlikte onu küçük teras dairesinde her ziyaret ettiğimizde iki kadeh bir şeyler içerken siyaset yanında özel meseleleri de konuşurduk. Ortak dertlerimizi konuşurken sıra ona gelince hemen geçiştirir, ‘hadi içelim’ deyip konuyu değiştirirdi. Bu koca adam, memleket meseleleri ile büyük derdi olan, herkesin derdi ile dertlenen bu koca yürekli adam kendi dertlerinden asla
bahsetmezdi, hep ’hallederiz ya’ deyip paylaşmazdı. Kendi kendine çözmeye çalışırdı. Aslında bunu da bir nevi ’zayıflık’ olarak görürdü. Belki de hepimizde olan ’o kadar badireler atlattık, bunu mu atlatamayacağız’ anlayışı onda daha derin olarak yer etmişti. Ankara’daki bu teras dairesi bir mabet gibiydi. Gazeteciler, siyasetçiler, okul ve dava arkadaşları sık sık burada buluşur sohbetler edilir yenilir içilirdi. Her çevreden dostu arkadaşı olmuş, bir şekilde onlara dokunmuş bir gönül adamıydı.
12 Mart ve 12 Eylül darbeleri döneminde siyasi nedenlerle haksız ve hukuksuz olarak ordudan tasfiye edilen askerlerin özlük haklarını alma mücadelesinde yine en önde o vardı. Hakların kısmen de olsa alınmasında emeği büyüktü. Buna rağmen, siyasi nedenler dışında ordudan çıkartılan ve dolayısıyla kapsam dışında olan eski askerlerden hakarete varan telefonlar aldığını anlatırdı. Bütün bunları büyük bir olgunlukla karşılar ve asla kin tutmazdı.
Bir yazı ustasıydı. Eşsiz hafızası, gazetecilikten gelen eğitimi, dünyaya bakış açısı ve memleket meselelerine olan hakimiyeti tüm yazılarına yansırdı. Gittikçe ustalaşan kalemi ve kendine has mizahi üslubu ile benzersiz bir muhalefet dili kurmuştu.
Özlük hakları mücadelesi sürecinde 28 Şubat mağdurları ile yaptığımız geçici ittifak döneminde, Ankara ve İstanbul’da onlarla birlikte iki panel yapmıştık. Rahmi o panellerde bizleri temsilen konuşmacı olmuştu. Dini referanslarla hareket eden ve ‘biz bu işi mahşere bıraktık’ diyen 28 Şubatçılar da onun bu konulardaki bilgisi, kültürü ve hakimiyeti karşısında şaşırmışlar ve saygı duymuşlardı. O dönemde yazdığı bir yazının başlığı ‘ Selamünaleyküm Yoldaş’ idi ve bu onun nasıl bir yazı ustası ve siyaset erbabı olduğunu gösteren örneklerden
sadece birisi idi. Yazılarında ve konuşmalarında asla tekrara düşmez, boş cümle kurmaz ve çok konuşan bazı arkadaşlarını, ’lütfen kelimeleri tasarruflu kullanalım’ diye kibarca uyarırdı.
Bir saz ustası idi. Davudi sesi ile söylediği türküler, toplu buluşmalarımızın neşesi, hüznü ve coşkusu idi. Birlikte yattığımız Gölcük cezaevinde, yan koğuşta bulunan yoldaşımız Ömer Yazgan’ın, iç güvenlik amiri tarafından bize iletilen isteği ‘Mahsus Mahal’ türküsünü Ömer ve arkadaşları idam edilmeden çalıp söyleyemediği için saz çalmayı bırakmıştı ve bir daha sazı eline almadı.
Rahmi’nin kurucu başkanlığında kurduğumuz Adam-Der sürecinde ilk genel kurulda bana genel başkanlık teklif edilince onun desteğine ihtiyaç duyarak onu aradığımda ve ‘sen varsan ben varım’ dediğimde, ‘sonuna kadar varım’ demişti ve hayatının sonuna kadar, derneğin kurucu başkanı, emekçisi, sözcüsü ve temel direği oldu. Aramızdan ayrıldığı 28 Nisan akşamının gündüzünde, yoğun bakım odasından ’1 Mayıs’ta, Saffet Alp dövizi yaptırın’ diye mesaj atacak kadar, geçmişine, mücadelesine ve derneğine sahip çıkan birisiydi. Sürekli okuyan, araştıran, yazan, bir dönemin hafızası ve tarihi olan Rahmi yoldaş, ne zaman ihtiyacımız olsa başvurduğumuz bir birikim ve belleğe sahip kaynak bir kütüphane idi.
Bir mum gibi, çevresini aydınlatırken kendisini tükettiğini ne biz fark edebildik ne de kendisi. Ömrünü; emek, demokrasi, insan hakları, özgürlük, eşitlik mücadelesine adayan, sosyalizme inanmış bir devrimci mücadele insanı, çok kısa sürede bir yıldız gibi kayıp aramızdan ayrıldı.
Arkamızdan bir duvar yıkıldı sanki. Geride; Devşirmeler Dönekler, Sermayenin Paşaları, Kışlada Sol Kırım, Ömer Yazgan Kitabı, Su Uyur Hulusi Akar ve Harbiye’den Cepheye adlı kitaplarını, yüzlerce makalesini, onlarca söyleşisini, Elif ve Özgür’ü, mücadele azmini ve yeri doldurulamaz bir boşluk bıraktı.
Adam – Der’in belgesel projesi kapsamında onunla yapılan ve iki saati aşan söyleşi elimizde kalan son kayıt oldu.
Bir insan ne zaman ölür? Unutulduğu zaman. Rahmi Yıldırım’ı asla unutmayacağız. Eserlerinde, anılarımızda ve mücadelemizde yaşayacak.
‘‘Bir şarkı ne zaman güzel değildir?
Sonu geldiği zaman.
Sonu gelmez çünkü güzel şarkıların’’
E.Cansever








