İktidar, uzun yıllardır, anayasal hak olan sendikalı olma, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma, grev gibi hakların işçiler tarafından kullanılmasını fiilen yasak ve suç haline getirdi.
Bu iktidar döneminde pek çok sendika, işçi sınıfının hak mücadelesi için üye olduğu örgütler olmaktan çıktı; işçileri iktidar ve sermaye adına kontrol eden, baskı altında tutan mafya örgütlerine dönüştü.
İşçi sınıfının elinden mücadele araçları alınınca, örgütlenmek ve mücadele etmek suç haline getirilince ortalama ücret seviyesi asgari ücretin bir parmak üstüne indi.
İktidar TÜİK’in “kendine özgü” hesaplama yöntemleriyle, asgari ücreti açlık sınırının altına çekti.
İşçi hakkını talep etmeye kalktığında, insan gibi yaşamak için başını kaldırdığında, sermayeden yana yargı oyunları; fabrikaların, işyerlerinin önüne polis, jandarma yığma, barikat, cop, biber gazı, ters kelepçe, gözaltı, tutuklama. Rejimin işçinin hakkına hukukuna bakışı bu.
İşçilere böyle davranan iktidar, köyünü, toprağını, suyunu, zeytinini, çamını korumak isteyen köylüye de, çok uluslu maden şirketlerinin ve onların yerli ortak ve taşeronlarının adına, aynı yargıyla, aynı kollukla sömürgeci işgal gücü gibi davranıyor.
Vatandaşın “vatan görevi” diye evladını yolladığı Jandarma, hakkını arayana karşı, adeta sermayenin, maden şirketlerinin kolluk kuvveti; bürokrasi, holdinglerin sözcüsü ve emir kulu haline getirildi.
Halka gerçekleri söylemek, “yanıltıcı bilgiyi yayma”, sermayenin, maden şirketlerinin yaptıklarını teşhir etmek “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla, kopyala yapıştır soruşturma dosyalarına dönüştürülerek hak arayanlar, yaşam alanlarını korumaya çalışanlar, gerçeğin peşinde gazetecilik yapanlar tutuklanıp cezaevlerine konuluyor. Onların üzerinden halka göz dağı veriliyor.
Son yıllarda örgütlenerek, mücadele ederek, direnerek hak aramanın ve başarmanın mümkün olduğunu, koca koca holdinglerin işçilerin ve dayanışmanın karşısında diz çökeceğini gerçek örneklerle ortaya koyan Başaran Aksu ve Mehmet Türkmen, sadece bir iş yerinde, bir şehirde, bir sektörde değil; her iş kolundan işçilerin, ülke genelinde sevgisini ve güvenini kazandı. Hak arayanlar bu arkadaşlarımıza ulaşmaya çalışıyor. Bu aynı zamanda sermayenin ve iktidarın düşmanlığını kazanmak ve hedef haline gelmek demek. Önce Mehmet Türkmen’i aynı klişe suçlamalarla, aynı yargı marifetiyle tutukladılar. Şimdi de hazırlanan iddianamede, sendika yöneticiliği yapamasın diye siyasi yasak talep ediliyor.
Şimdi Milas çevresinde dolaşıp, büyük sermaye gruplarının ülkeyi ve bölgeyi nasıl talan ettiğini anlattığı için Başaran Aksu’yu tutukladılar. Sendikal faaliyetlerinden dolayı şehir şehir dolaşması ve ikametgahında devamlı bulunmaması Başaran’ın tutuklanma gerekçesi.
Tıpkı Mehmet Türkmen ve Başaran Aksu gibi; suyunu, toprağını, zeytin ağacını Limak Holdingin yağmasından korumak için, Akbelen’de inatla, cesaretle direnen Esra Işık da tutuklu. Gerçeğin peşinde habercilik yapmakta ısrar eden İsmail Arı da öyle. Limter İş Başkanı Kamber Saygılı, gazeteci Alican Uludağ, Selçuk Kozağaçlı, Merdan Yanardağ, Selahattin Demirtaş, Can Atalay, Osman Kavala, İBB davasından ve onlarca belediyeden tutuklanan yüzlerce isim…
Ülke kaynaklarını yerli ve yabancı sermaye ile birlikte talan eden, giderek daha otoriter bir rejim inşa ederek; hak arayanları, direnen ve mücadele edenleri yargı ve kolluk marifetiyle susturacağını sanan iktidara karşı, toplumsal mücadele alanında bütün dinamiklerin, sendika, örgüt, dernek, platform ve inisiyatiflerin omuz omuza, birleşik bir mücadeleyi adım adım kurması acildir, şarttır. İktidarın toplumsal muhalefeti bölme, parçalama oyunlarına; aramızdan her gün bir kardeşimizi çekip almalarına ancak birleşerek ve dayanışarak engel olabiliriz.
Başaran Aksu, Mehmet Türkmen, Esra Işık, İsmail Arı ve onların şahsında rejimin tutsak ettiği bir kardeşlerimize özgürlük!






