“Yan Yana” filmi hakkında şimdiye dek özellikle başrol oyuncularının sergilediği performanslara ve elde ettikleri başarıya dair pek çok övgü düzülmüş olsa da, Tuba Coşar’ın filme dair analizi farklı noktalara işaret ediyor. Coşar’a göre, aktörlerin başarısı bu yapımın temelindeki “kültürel yıkımı” örtmeye yetmiyor.
Kültürel Bir Yıkım Projesi: “Yan Yana” ve Sanatın İtibarsızlaştırılması
Tuba Coşar
”Yan Yana” (The Upside) filmi, sadece bir bakıcı ve hasta hikayesi değil; cehaletin, yüksek kültür karşısındaki kaba saba zaferini ilan eden bir “kültürel erozyon” belgesi. Fransa’da başlayan, Amerika’da popülizmle parlatılan bu anlatı, Türkiye’den bakıldığında çok daha derin ve can yakıcı bir soruna işaret ediyor: Sistematik bir değerler tasfiyesi.
Sanatın Her Dalına Karşı Bir “Recep İvedik” Tavrı
Filmde sadece operayla dalga geçilmiyor; resim sanatı küçümseniyor, edebiyatın ağırlığı yok sayılıyor, klasik müzik ve bizdeki karşılığıyla sanat müziği gibi rafine zevkler “sıkıcı ve gereksiz” ilan ediliyor. Bu durum tam bir Recep İvedik güzellemesi. Bizim coğrafyamızda da yıllardır maruz kaldığımız; okuyanı, incelmiş zevkleri olanı, sanata değer vereni “züppe” görüp; kaba, cahil ve görgüsüz olanı “halkın içinden, samimi, özü sözü bir” diye kutsayan o itici tavrın Hollywood şubesiyle karşı karşıyayız.
Ülkeler ve Değerler: Fransa’dan Türkiye’ye Cehaletin Seyri
Orijinali Fransız yapımı olan film, bu çatışmayı sınıfsal bir zemine oturtmaya çalışsa da, Amerikan versiyonu işi tamamen bir “pazarlama” stratejisine dökmüş. Yatalak bir adama eskort çağırmayı, uyuşturucu içirmeyi veya sanatla alay etmeyi “hayatın gerçeği” gibi sunmak, aslında toplumun estetik algısını aşağıya çekmek değil mi?
Türkiye perspektifinden baktığımızda, bizim için bu film, entelektüel birikimin “çöp” ilan edilip, sokaktaki kuralsızlığın tek “muteber” değer kabul edilmesi. Türk Sanat Müziği’nden klasik müziğe, resimden edebiyata kadar yılların süzgecinden geçmiş ne varsa; bir sabıkalının kaba esprilerine kurban ediliyor.
Sınıfsal Körlük ve Sahte Samimiyet
Filmin en can alıcı çelişkisi ise sınıfsal farkı veriş biçiminde saklı. Başrolün “görgüsüz enerjisi” bir kahramanlık gibi sunulurken; hemen yan tarafta emeğiyle geçinen, sağlıklı ama hayat yükü altında yaşamaya mecali kalmamış kadının dramı görmezden geliniyor. Çünkü film, gerçek emekçinin sessiz vakarıyla değil, cahilin gürültülü şovuyla ilgileniyor.
Sonuç olarak ise aktörlerin başarısı bu kültürel yıkımı örtmeye yetmiyor. Sanatı, müziği ve edebiyatı aşağılayarak prim yapan; cehaleti samimiyetle karıştıran bu yapım, hangi ülkenin etiketiyle sunulursa sunulsun benim gözümde vasat bir yapımdır. Bu film, rafine bir hayatın “yaşanmamışlık” olduğunu iddia ederken, aslında kendi sığlığında boğuluyor.

















