İki gün önce açıklanan bir veriye göre 2016’dan bu yana KHK ile ihraç edilen 400 barış akademisyeninden yalnızca 4’ü kesin olarak görevine dönebilmiş durumda. Geri kalanlar, on yıla yaklaşan bir süredir belirsizlik rejimi içinde, askıya alınmış hayatlar yaşamaya devam ediyor. Bu tablo ister istemez 12 Eylül askeri darbesi sonrasında üniversitelerden atılan 1402’liklerle karşılaştırmayı yeniden gündeme getirdi. Neden 1402’liklerin tamamı yaklaşık yedi yıl sonra görevlerine dönebildi de KHK’liler dönemiyor?
Bu sorunun yanıtı, kapitalizmin iki ayrı tarihsel dönemde karşı karşıya kaldığı krizlere verdiği farklı yanıtlar üzerinden anlaşılabilir. 1402’likler, 1970’lerin kapitalist krizine verilen yanıtın bir parçası olarak tasfiye edildiler. Bu kriz, güçlü emek hareketleri karşısında kapitalizmin kârlılık sınırlarına geldiği bir tarihsel momentti. Krize verilen yanıt ise neoliberal küreselleşme oldu. Türkiye’de bu dönüşüm, askeri diktatörlük aracılığıyla hayata geçirildi. 12 Eylül rejiminin tarihsel işlevi, emek hareketini bastırmak, sol siyaseti tasfiye etmek ve neoliberal küreselleşme sürecine eklemlenmenin önünü açmaktı. Bu nedenle tasfiyelerin asli hedefi “komünistlerdi”. Ancak bu askeri diktatörlük geçiciydi. Çünkü kapitalizmin hâlâ genişleyebileceği bir alan vardı: sermaye yeni coğrafyalara yayılıyor, küreselleşme genişliyordu. Bu koşullarda, 1980’lerin ortasından itibaren hukuk yeniden işlevselleştirildi; devlet daha öngörülebilir bir biçim aldı. Türkiye askeri diktatörlükten neoliberal otoriter devlete geçti. 1402’liklerin geri dönüşü, bu normalleşmenin yapısal bir sonucuydu.
Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildi, kapitalizmin o tarihsel evresinde aldığı genel bir devlet biçimiydi. Nicos Poulantzas’ın 1978 tarihli Devlet, İktidar, Sosyalizm kitabında geliştirdiği “otoriter devletçilik” kavramı, tam da bu süreci tanımlıyordu. Poulantzas’a göre sermayenin uluslararasılaşmasıyla birlikte ulus-devletler, küresel birikim sürecinin idaresini içselleştirmiş; bu idare ise yürütmenin güçlenmesi üzerinden kurulmuştu. Neoliberal küreselleşme, hukukun askıya alınmasını değil, otoriter biçimde işleyen bir hukuku gerektiriyordu. Bu nedenle otoriter devletçilik faşizm değil; Poulantzas’ın deyişiyle “burjuva cumhuriyetinin yeni ‘demokratik’ formunu” temsil ediyordu.
Bugün ise tamamen farklı bir tarihsel momentteyiz. 2016 sonrası Türkiye’de yaşananlar, 2008 küresel krizine verilen yanıtın bir uzantısıdır. Bu kriz, neoliberal küreselleşmenin sınırlarına ulaştığını açığa çıkardı. Krizden çıkış ise yıkım, savaş, mülksüzleştirme ve zor yoluyla yeniden örgütlendi. Küreselleşme sona ermedi; ancak artık zora dayalı birikim ile devam ediyor. Bu nedenle 2008 sonrası dönemin devlet biçimi, hukuku yeniden işlevlendiren bir otoriterlik değil; belirsizlik üzerinden işleyen bir kriz rejimidir. Küresel birikimin idaresini içselleştiren ulus-devletlerin merkezinde ise hâlâ ABD yer almaktadır. Bugün Trumpizm, Amerikan emperyalizminin gerilemesini değil; zor yoluyla birikime uyarlanmasını ifade etmektedir.
Bu çerçevede 2016 ile başlayan uzun on yıl yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Aynı dönemde ABD’de Trump’ın ilk iktidarıyla birlikte liberal emperyalizm çözülmüş, merkez siyaset savaş ekseni etrafında yeniden yapılandırılmıştır. Türkiye’de ise bu dönüşüm, devletin tarihsel kökleri, iç sömürgeci yönetim biçimi ve süreklileşmiş savaş pratiğiyle birleşerek geç faşizm biçimini almıştır. Artık mesele emeği disipline ederek yeni bir büyüme döngüsü kurmak değildir. Mesele, krizi kalıcı savaş rejimi üzerinden yönetmektir. Bu nedenle tasfiye edilen toplumsal kesimlerin niteliği de değişmiştir: 1970’lerde rejimin iç düşmanı komünistlerken, bugün bu figür yerini barış, hak ve eşitlik talebini dile getiren daha geniş toplumsal kesimlere bırakmıştır. Barış akademisyenlerinin tasfiyesi bu bağlamda belirsizlik üzerinden işleyen bir kriz rejiminin kurucu mekanizmalarından biridir. Bu çerçevede, KHK rejiminde 1402’liklerde olduğu gibi bir normalleşmenin aynı biçimde işlemesi beklenmemelidir.
1402’liklerle KHK’liler arasındaki bu fark, belirli bir alana ya da meslek grubuna özgü değildir. Bugün kayyım rejimlerinden yargının işleyişine, mülksüzleştirmeden sosyal hak gasplarına kadar uzanan uygulamaları 2008 sonrası kriz rejiminin yapısal bileşenleri olarak okumak gerekir. Bu nedenle bugünün hukuksuzluklarına, içinde bulunduğumuz devlet biçiminin özgüllüğünü dikkate alan bir siyasal akılla bakmak zorundayız. Bu noktada Gramsci’nin sıkça alıntılanan “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” ifadesi üzerine Leo Panitch’in uyarısına dönmek anlamlı olacaktır. Panitch’e göre, akılla ilişkisi olmayan bir iyimserlikten söz etmek anlamsızdır. Devrimci bir iyimserlik ancak mevcut çelişkilerden ve kolektif insan kapasitesinden türetilebilir: “Aklın iyimserliği, insanlık tarihindeki olumsallığa duyarlı olmayı içerir; bu olumsallığın kapsamını ve olanaklarını belirleyen değişkenler yalnızca çelişkiler ve krizler değildir. Dönüştürücü kurumsal biçimlerin geliştirilmesinde özellikle belirleyici olan, kolektif insan kapasitesidir.”
2026’ya girerken aklın devrimci iyimserliği bizimle olsun.

















