Halep’te, tarihsel olarak Kürt nüfusun yoğun yaşadığı Şeyhmahsud ve Eşrefiye mahallelerine dönük saldırılar, ani bir güvenlik refleksi değil; planlı ve siyasal bir operasyondur. Bu saldırı, Suriye sahasında son dönemde hız kazanan bölgesel yeniden yapılanma sürecinin doğrudan bir parçasıdır. Halep, bu sürecin hem sembolik hem de stratejik düğüm noktalarından biridir.
Paris’te şekillenen mutabakatın hemen ardından Halep’te Kürt mahallelerine dönük operasyonun başlaması tesadüf değildir. Bu mutabakatla birlikte Güney Suriye’nin fiilen İsrail nüfuz alanına bırakıldığı, Şam’ın buna razı olduğu ve bu duruma arka çıkan güçlerin de tabloyu kabullendiği görülmektedir. Ancak bu kabulleniş, özellikle Şam’la yakın pozisyon alan aktörler açısından ciddi bir meşruiyet krizini de beraberinde getirmiştir.
Tam bu noktada Halep operasyonu devreye sokulmuştur.
Kürt mahallelerine yönelik saldırının birden fazla hedefi bulunmakla birlikte, Paris mutabakatının yarattığı siyasal boşluk merkezi bir yer tutmaktadır. Birincisi, bu operasyonla Şam’ın İsrail karşısındaki geri çekilişi görünmez kılınmakta; dikkatler “egemenlik” ve “iç güvenlik” söylemi üzerinden başka bir alana yönlendirilmektedir. İkincisi ise, Halep’te oluşmuş sınırlı Kürt statüsünün ve özerk mahalle pratiklerinin tasfiye edilmesidir. Trump’lı ABD yönetimi ve Paris mutabakatı sonrasında oluşan siyasal iklim, bu hamle için uygun zemini yaratmıştır.
Bu nedenle Halep tesadüfi değil; bilinçli biçimde seçilmiş bir vitrin alanıdır.
Türkiye Dışişleri Bakanı’nın saldırı öncesi ve sonrasında süreci tersyüz eden açıklamaları da bu bağlamda okunmalıdır. Türkiye, Şam’ın İsrail’e verdiği tavizlere fiilen sessiz kalırken, hatta bu durumu teşvik ederken; Kürtlerin en sınırlı hak talebini dahi “ulusal güvenlik tehdidi” olarak sunmaktadır.
Bu bir çelişki değil; bilinçli bir algı operasyonudur.
Türkiye açısından sorun, iddia edildiği gibi Kürtlerin İsrail’le ilişkisi değildir. Zira bölgede İsrail’le en sınırlı ve mesafeli teması olan aktör SDG’dir. Asıl sorun, Kürtlerin ulusal kimliklerini var etme iradesiyle birlikte temsil ettikleri çoğulcu, yerel-demokratik ve ademi merkeziyetçi paradigmadır.
Türkiye, Suriye’yi tıpkı İsrail gibi bir paylaşım ve nüfuz alanı olarak görmektedir. Afrin, Girê Spî, Serêkaniyê, Azez, El Bab ve Minbic hattında kurulan fiilî işgal ve kontrol alanlarının şimdi Halep’e doğru genişletilmek istenmesi bu yaklaşımın devamıdır.
Halep’in hedeflenmesi yalnızca askerî değil; demografik ve siyasal bir mühendislik hamlesidir. Amaç, kentin tarihsel çokkültürlü ve görece demokratik dokusunu bozmak, Kürt varlığını tasfiye etmek ve Halep’i ticari–lojistik bir üs haline getirmektir.
Görünen o ki bu süreç Halep’le sınırlı kalmayacaktır. Eğer bu hatta ciddi bir engelle karşılaşılmazsa, sıranın Deyrizor, Rakka ve Haseke hattına gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Stratejik hedef nettir: SDG’yi dar, parçalı ve savunmasız bir alana hapsetmek.
ABD, AB ve İsrail’in bugüne kadarki tutumu, bu planlara en azından sessiz bir onay verildiğini göstermektedir. Bu sessizlik bir zafiyet değil; çıkar önceliklerinin sonucudur. Kürtlerin siyasal kazanımları, bu güçlerin öncelik listesinde yer almamaktadır.
Buna rağmen kimi Kürt çevrelerinde hâlâ iki sorunlu beklenti dolaşımdadır: “Bu kadarına izin vermezler.” “Büyük güçler denge kurar.”
Öncelikle belirtelim, bu beklenti Kürt hareketinin stratejisi değildir. Daha çok hareketin dışında duran, dar, sağ ve ulusalcı çevrelerin siyasal yanılsamasıdır. Bu çevreler, emperyalizmi hâlâ bir hakem ya da dengeleyici güç olarak okumaktadır.
Oysa emperyalist sistem ilke değil çıkarla; hak değil maliyet hesabıyla; müttefiklikle değil geçici işlevsellikle çalışır. Ancak özne olduğunuz, sahada gerçek bir güç haline geldiğiniz ölçüde “izinler” ve “denge mekanizmaları” devreye girer.
Bu nedenle “bizi yüzüstü bıraktılar”, “ihanet” gibi tepkiler politik değil; duygusaldır.
Bir başka yaygın tepki de “SDG neden müdahale etmiyor?” sorusudur. Bu soru, askerî ve siyasal gerçeklikten kopuktur. SDG’nin Halep’e müdahalesi, onu saldıran taraf konumuna iter; uluslararası meşruiyetini aşındırır, yalnızlaştırır ve asıl savunma alanlarını zayıflatırdı. Bu nedenle müdahale etmeme hali bir pasiflik değil; bilinçli bir stratejik tercihtir. Dahası, SDG’yi bu yönde zorlamak, onu tasfiye etmeyi amaçlayan senaryolarla örtüşmektedir.
Rojava bugün fiilî bir kuşatma altındadır. Bu kuşatma, Ankara öncülüğünde yerel ve bölgesel ittifaklarla yürütülmektedir. Güç dengeleri Rojava’nın aleyhinedir. Bunun tam olarak açığa çıkmamasının nedeni ise, bölgesel gündemin hâlen İran merkezli çatışmalara odaklanmış olmasıdır. Bu koşullarda çoklu ve koşullu denge siyaseti öne çıkmaktadır.
İran’a yönelik bir “rejim değişikliği” senaryosu düşünülüyorsa, bunun yerel dinamikler olmaksızın gerçekleşmesi mümkün değildir. Şah artığı unsurların parlatılması bu boşluğu doldurmamaktadır. Kara gücü meselesi gündeme geldiğinde iki aktör öne çıkar: Halkın Mücahitleri ve Kürt hareketi. Halkın Mücahitleri tarihsel olarak yıpranmıştır; toplumsal karşılığı sınırlıdır. Bu noktada esas ağırlık Kürt hareketine yönelmektedir. Mahabad’dan başlayan gelenek, bugün “Jin, Jiyan, Azadî” hattında devam etmektedir. Ancak bu çizgi, hiçbir gücün kara ordusu olmayı kabul etmez.
Bu nedenle Halep operasyonunun ardından, eğer Deyrizor–Rakka hattında benzer bir genişleme sürer ve bu sürece ABD, AB ve İsrail açık ya da örtük biçimde onay verirse; Kürt hareketinin İran sahasında daha ihtiyatlı ve dengeleyici bir taktik izlemesi son derece rasyonel olacaktır. Bu yeni bir yönelim değil; Kürt hareketinin tarihsel tutumudur. Hiçbir zaman tek bir güce angaje olmadan, çoklu ilişki ve denge siyasetiyle ilerlemiştir. Bunun en somut örneği Rojava’dır.
Sonuç
Halep saldırısı, bölgesel güçlerin yeniden mevzilenmesinin somut bir göstergesidir. Bu tablo karşısında asıl tehlike, dış güçlerin sessizliği değil; bu sessizlikten hâlâ adalet ve denge bekleyen siyasal yanılsamalardır.
Kürt hareketinin önündeki temel görev açıktır: Sahayı doğru okumak, dar ulusalcı beklentilerden kopmak ve çoklu denge siyasetini soğukkanlı biçimde sürdürmek.
Gerçekçilik, teslimiyet değil; direnişin stratejik aklıdır.

















