İster bireysel ister kitlesel bir şiddet eylemi olsun medyanın ilk refleksi faile odaklanmak, failin hikayesi ve psikolojik durumu ile ilgili belirlemelere yönelerek olayın “iç yüzünü” açığa çıkarmak oluyor
Medyanın kalıplaşmış soruları, medyanın gücünü temsil ettiği yanılsaması üreten, aslında yaşananların nedenselliğini, zeminde bulunan özellikle siyasal ve toplumsal dinamiklerini göz ardı eden, daha çok ruhsal dinamikleri başat konuma getiren bir eğilim yaratıyor
Uzun yıllar Türkiye Psikiyatri Derneğinin Medya koordinatörlüğünü yapmış, halen Medya Kurulu üyeliğini yürüten biri olarak bu tür olaylar yaşandığında sıklıkla daha önce temasta bulunduğum gazeteciler ve medya çalışanları beni arayarak, failin hangi ruh haliyle bu “canice” eylemi gerçekleştirdiğini öğrenmek konusunda uzman görüşü istediklerini söyleyebilirim
Zaman zaman muhalif medyadan da olayın psikolojik iç yüzünü merak eden sorular geldiğini ve aynı indirgemeci yaklaşım riskini onların sorularında da kimi zaman tezahür ettiğini belirtmem gerekir. Elbette yaşananın ruhsal boyutlarını öğrenmek ve o çerçeveden de olayları anlamak önemlidir. Ama sadece bu açıdan bakmak, diğer değişken ve etkenleri göz ardı etmek çok tehlikeli… Ayrıca psikolojik içyüzünü ve olayın etkilerini failin psikolojisi açısından değil mağdurlar, tanıklar, faklı grup özellikleri ve katmanlarıyla tüm toplumda yarattığı ruhsal sonuçlar ve yansımalar açısından da ele almak, bu noktaları dikkat alanına çekmek gerekliliğini ve önemini akla getirmelidir
Bu çarpıcı soruyla olayın basına yansımasından hemen sonra iktidarın en ısrarlı destekçisi ve ve Van Dyk’in vurguladığı gibi, gerçekliği siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre bir söyleme dönüştüren ana akımın en sabıkalı mecralarından olan bir muhabir bu olayın psikiyatrik yönü ve video oyunları ile ilişkisini haber yapmak istediğini belirterek beni aradı ve bir uzman görüşü istedi
Yanıtım şu oldu. Eğitimde yaşanan sorunları, failin bu silahları nasıl edindiğini, bu denli iyi kullanmayı nasıl öğrendiğini, eğitimdeki şiddeti, şiddeti sıradanlaştıran eğitim politikalarını ele almadan video oyunlarına bağlayıp, bir de üzerine uzman görüşü alarak bu olayın gerçek nedenlerini görünmez mi kılacağız? İçimiz rahatlayacak mı? Beklentileri şu: Türkiye’de şiddetin artışını, kutsanışını, şiddeti üreten siyasal ve toplumsal nedenleri, şiddeti artıran, yaygınlaştıran dinamikleri, şiddettin bir problem çözme biçimine dönüşünü, bireysel silahlanma sorununu, akran zorbalığından suç davranışına şiddetin ilkokullara kadar yayılışını, bu davranışları hangi rol modellerle nasıl özdeşim kurarak içselleştirdiklerini ve bu denli kolaylıkla eyleme döktüklerini, iktidar denetimindeki medyanın tüm mecralarıyla bu süreçteki rollerini ve sorumluluklarını konuşmayarak, halı altına süpürerek meseleye açıklık getirmemiz. Hem de sarih bir açıklık. Psikiyatriyi kötüye kullanma çabasının görece yeni bir biçimi kanımca
Dünya sağlık Örgütü şiddeti; gücün, yaralanma ve kayıpla sonlanan veya sonlanma olasılığı yüksek bir biçimde bir başka insana, kendine, bir gruba veya bir topluma karşı tehdit yoluyla ya da bizzat uygulanması olarak tanımlıyor. Şiddet; kendine, bir başkasına, grup ya da topluluğa yönelik olarak yaralama, ölüm, ruhsal zedelenme ya da sakatlık oluşturacak biçimde fiziksel zorlama, güç kullanımı, tehdit amaçlı edimleri içerir. Şiddet özellikle kişinin bedensel ve/veya ruhsal bütünlüğüne zarar veren bir davranışın varlığına vurgu yapıyor. Fakat bu tanım giderek fizikselden simgesele evrilen, bir yandan daha rafine biçimler kazanan, bir yandan da karmaşıklaşan günümüz şiddetini anlamak konusunda yetersiz kalıyor. Bu çerçevede özellikle ortaya çıkan zararın nesnel veya öznel ölçütlerini tanımlamak son derece zorlaşıyor
Michaux şiddeti; “bireysel yada grup olarak, doğrudan veya dolaylı, toplu veya dağınık olarak, bir bireyin ya da grubun bedensel ya da ruhsal bütünlüğüne yönelik bir eylemin yanında sahip olduğu maddi olanaklarına, simgesel ve kültürel değerlerine, oranı ne olursa olsun zarar verecek şekilde davranması olarak tanımlaması şiddeti farklı boyuta taşıyor
Galtung’un şiddet tanımı günümüzün fiziksel edimden sıyrılan ve görünmezleşen şiddetini anlamak açısından son derece önemlidir. John Galtung; insanın potansiyel düzeyde dahi sahip olduğu zihinsel ve bedensel yeteneklerini, kendisine yöneltilen çeşitli olumsuz etkiler, yaratılamayan olanaklar nedeniyle gerçekleştirememesini, insanın kendini çoğaltamamasını da şiddet olarak tanımlıyor. Tüm bu tanımlar şiddetin ne olduğu, nelere yol açtığı konusunda yeterli olmamakla birlikte bir farkındalık sağlasa da şiddetin kaynakları ve dinamikleri konusuna yeterince açıklık getirmiyor. Yalnızca Galtung’un geniş şiddet tanımı özellikle günümüzün giderek totaliterleşen burjuva demokratik toplumunda özellikle egemen sınıfın siyasal temsilcilerinin ileri demokrasi tanımıyla gizledikleri şiddeti anlamamızı kolaylaştıran bir etki sağlıyor
Şiddet hemen her zaman Türkiye’de siyasal iktidarın kendi gücünü test etmek, egemenlik kurmak için kullandığı ve bu hakkı başka hiçbir yere vermek istemediği bir politik araç olmuştur. Yasalarla şekillenen, yönetmeliklerle fiiliyatı belirleyen metinlere dönüşen, egemen ideolojinin izlerini taşıyan, çeşitli gerekçelerle meşruiyet kazandırılan şiddet biçimleri kimi zaman açık kimi zaman örtük toplumu şekillendiren önemli araçlarından biri olmuştur. Belli dönemlerde doğrudan bireyin fiziksel bütünlüğünü, varoluşunu, varlığını, simgesel değerlerini tehdit eden, kimi zamanda açık kimi zaman örtük şekillerle yürümüştür
Türkiye’nin tarihsel sürecinde önemli dönüm noktaları olan, neoliberalizmin ana ekonomi politik eksen olma sürecini başlatan 12 Mart’tan 12 Eylül’e askeri darbeler ve izleyen süreçte yaşanan çeşitli simgesel ve sivil darbeler şiddetin bu özgün biçimini değiştirmediği gibi yeni biçimler de kazandırmıştır
Bu arada önemli siyasal araçlardan biri de yargının kendisi. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana egemen olan sınıfsal yapının siyasal iktidarını tesis ettiği, pekiştirdiği, sürekli kıldığı en önemli araçlarından biri oldu yargı. Türkiye Yargısı kendi içinde iktidarı üreten bir yapı olarak farklı güçlerin ilişkilerini bir hukuksal eşitliğe taşımak yerine daima güç ilişkilerini gözeterek ve onun karşısında bir konum olarak dönemin iktidar gücünün bir aracı olarak işler kazanmıştır. Cumhuriyetin başından itibaren ‘suç’ daima devletin dışında bir ‘kötülük’ olarak algılanır. Kriminolojik algısı suçun topluma ait olduğu iddiasına dayanır. Devlet ancak yetersiz kalır ya da başarısız olabilir (Ertekin 2020)
Ama son yıllarda yargının araçsallaşmasının çok özel boyutları oluşmuştur. AKP’nin ve özellikle cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin son 10 yıla damga vuran edimleri, şiddetin görünen ve görünmeyen yüzleri, şiddetin açık ve örtük biçimleriyle yargının hoyratça kullanılan bir araç olma özelliğini görünür kılmıştır. Cezasızlık en üst düzeyine varmıştır, yoğun ve kuralsız bir biçime ulaşmıştır. Devlet güçlerinin suç fillerinin özel bir koruma altında tutulduğu, cezasızlıkla ödüllendirildiği bir “adalet” tarihi olduğunu söylüyor Orhan Gazi Ertekin Maraş Katliamı ile ilgili kaleme aldığı kitapta (Ertekin 2020). Alman Hukukçu Ernst Fraenkel’in 1941 yılında tanımladığı, Nazi Almanyasının yargısını ve hukuksal uygulamalarını anlatmak için kullandığı “ikili devlet kuramı” Türkiye’nin son 10 yılının son derece baskın bir hukuk biçimi olmuş görünüyor. İki ayrı yüzü olan bir hukuk
Cezasızlığa da yeni bir kavram da eklenmiş durumda. Yeni suç üretme. Olmayanı varmış gibi gösteren yeni suç tanımları yaratma edimi. Faili cezasızlıkla koruyan, mağduru ise uğradığı şiddetin failine, suçlusuna dönüştüren yeni bir mekanizma. Yabancılaşmanın “yargı” görünümü diyebiliriz. Aslında Türkiye’nin kara lekesi katliamlarda (Maraş, Sivas, Roboski, Suruç, 10 Ekim vd.) göze çarpan olan uygulamalar
Tüm bunlar aslında toplumda kendi adaletini yaratma biçiminde bir yeni refleksi doğurma potansiyeli oluşturuyor. Ekonomik krizler, siyasal edimler, giderek artan baskı rejimi ve totaliterleşme, ekonomiden çevreye, eğitimden sağlığa, kültürden bilime tüm alanlarda yetkinliğin bir ölçüt olmaktan çıkması, liyakatin ortadan kalkması, neredeyse haksızlıkların bir devlet protokolüne dönmesi, bireysel referanslarla yürütülen, evrensel ilkelerden, değerlerden demokratik teamüllerden arınmış yönetim biçimi, bürokrasinin tıkayıcı niteliği, haksızlığa uğrayan ve haksızlığa karşı tepki gösteren insanların sayısını büyük oranda artırmıştır
Sadece yaşamı var eden, emekçiler, işçiler, köylüler, öğrenciler, öğretmenler, doktorların, avukatların, gençler, kadınlar, LGBTİ+ bireyler, sayabileceğimiz bütün meslek grupları, toplumsal kesimler, etnik gruplar, halklar, diğer bir deyişle ezilenler ve direnenlerde değil, siyasal iktidara biat eden, gücünden beslenen, bu liyakatsiz, kuralsız, ilkesiz kötülükten yeterince beslenemeyen, nemalanamayan insanlarda da bir kırılma, bir öfke yaratmış durumdadır. Ezilenler ve direnenler demokratik bir mücadele biçimi ile yozlaşmaya, adaletsziliğe, devletin temel ilkelerini yok sayan birçok uygulamaya rağmen bu haksızlıklara karşı halen demokratik bir mücadeleyi sürdürme çabasındadır
Ama bir yandan da kendi adaletini yaratmak isteyen yeni bir anlayışın da ortaya çıktığını, giderek yaygınlaştığını, kendini çeşitli şekillerde ifade ettiğini görüyoruz. Araştırmacı gazeteci Bahadır Özgür’ün yeni suç örgütleri ilgili kamuoyu ile paylaştığı, önemli veriler içeren haberlerinde yer alan, Türkiye’nin gündemini son derece etkileyen, çoğu yoksul ve dışlanmış yeni çeteler -tam da vurguladığımız gibi- mafyatik süreçlerin kendi içindeki eşitsizliğin yeni suç biçimleri yarattığını söylediği örnekler olarak bu iddialarımızı destekliyor. Bu örneklerin şu anda Türkiye’yi şekillendiren ekonomi politik tercihler, siyasal yapı ve siyasetin yaşama geçiş biçimi ile, neo-liberal politikalarla şekillenen ekonomi politikalarla ilişkisi olmadığını söyleyemeyiz. Bu gözle baktığımız zaman çok kısa süre önce hepimize üzüntüye boğan, öfkelendiren, düşündüren acı verici olayların altında fail olarak işaretlenen, mutsuz ve yetersiz bekar erkeklerin oluşturduğu öne sürülen ve küresel ölçekte organize oldukları belirtilen yapıların da bu yozlaşmanın sonucunda kötülük üreten adalet arayış ürünü olduğunu ifade etmemiz, bireysel adaleti bir “erdem”e, bir yanlış bilince dönüştürerek beklenmedik şiddet olaylarını yaratma potansiyeli oluşturduğunu düşünmemiz yanlış olmaz. Yabancılaşmanın, insani değerlerden uzaklaşmanın öncüsü bu gibi durumların Türkiye ve benzeri ülkelerde yaşanabileceğini görmemiz gerekir. Görmesi ve önlemesi gerekenlerin ce bu sorumluluklarının farkında olmaları ve üzerlerine düşenleri yapmaları gerekir
Medyaya gelirsek, medya sadece haber bültenlerinden, klasik ya da dijital medya üzerinden yayılan habercilikten ibaret değil. Medya, insan yavrusunun dünyaya uyandığı ilk andan yaşlılığına dek yaşamını belirleyen, çok çeşitli kanallar ve mecralar aracılığıyla insanı, toplumu, kitleleri şekillendiren ve uzak durulması olanaksız olan bir süreç. Bugün medyada şiddet, şiddet davranışı en çok kullanılan, en çok yer alan ve özendirici bir şekilde alıcının algısına sunulan konuların başında geliyor. Bir problem çözme biçimi olarak sunulan, kutsanan, meşruiyet kazandırılan bir kavram. Bunu en çok iktidarın denetimindeki ana akım medyanın haber ve eğlence odaklı içeriklerinde görüyoruz. Tarihi kahramanlık dizleri, “teşkilat” ve suç dizileri, polisiye diziler ve daha bir sürüsünde bunları görebiliriz. Bu tercihlerin bilmeyerek olduğunu düşünmek çok zor, çünkü şiddet izlenme oranlarını en yüksek olan davranışları başında geliyor
Bugün şiddetin bu ürünlerde pornografik bir şekilde sunumu da, potansiyel mağdurların korksunu ve edilgenliğini büyütürken, mağdur etme potansiyelleri olanlarda bu uç şiddet biçimlerinin uygulanabileceği algısı yaratıyor. Tüm bu edimlerin yapılabilir, gerçekleşebilir, sıradan durumlar olarak algılamasını ve beraberinde bireyin bunların yarattığı bütün acılara duyarsızlaşmasını sağlıyor. Gerçekte olanı sıradanlaştırıyor, normalleştiriyor. Kitlelerin gerçek bir şiddet içeren olayı ,bir seyirlik oyun gibi izlemesini sağlıyor. Bir video oyunundaki gibi insanın patladığı, yok olduğu, parçalanıp tozlaştığı bir durum, kurgusal bir sahne gibi algılamasını sağlıyor. Bu sadece Türkiye’deki yerel medya içeriklerinde değil uluslararası alanda algı dünyasını işgal eden medya içeriklerinde de çok yer kaplayan bir durum
Ortada bir sektör olarak var. Kar maksimizasyonu ana amaç olan, toplum mühendisliğini vazgeçilmez bir aracı olan bu medya içeriklerini üreten büyük şirketlerin ve bunu destekleyen siyasal aktörlerin, iktidarların tutumları, sorumlulukları ve rollerini sorgulamadan sadece içeriğin alıcısı olan kişinin ruhsal yapısı ile ilgili bir tanımlama kurmak son derce yanlıştır. Bu tutum üretilen bu şiddetin suç ortaklığını kabul etmek olarak da değerlendirilebilir
Bu yaşanan büyük travmaların mağdurlarda, sağ kalanlarda, tanık olanlarda ve maruz kalanların yakınlarında yarattığı ruhsal etkiler son derece önemli. Göz ardı edilmemesi gereken önemli bir gerçekliklerden biri bu. Etkisi büyük olan, yaşamının akışını, ilişkilerini, işlevselliğini bozan, süreğenleşen ruhsal izlerden söz ediyoruz. Onarılmadıkça daha da büyüyen yaralardan. Doğrudan yaşamasak ta anlatılanlarla, duyduklarımızla, izlediklerimizle hepimiz örseleniyoruz. Bu şekilde travmaya ortak olan kişilerde de ciddi ruhsal belirtiler ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Korku, kaygı ve endişenin, en önemlisi öfkenin içine gömüldüklerini, bu riski taşıdıklarını. Zararını kendi ruhumuza ve bedenimize verdiğimiz bir öfke
Tüm bu yaşananlara yönelik öfke, içinde bulunduğumuz ülkeye, dünyaya, devlete güvenmemenin, güvenememenin yarattığı yalnızlık, değersizlik, önemsenmeme düşüncelerini, bunların yarattığı üzüntüyü, kederi, mutsuzluğu ve daha bir sürü olumsuz duyguyu gece gibi üzerimize giydiriyor. Bizi soluksuz bırakıyor. Eylemimize yansıyan edilgenlik, içe kapanma, içe gömülme etkisiz öznelere dönüşme sonucunu yaratıyor. Bunların hepsi son derece önemli. Bunlar geçici durumlar değil. Eğer gerekli çabalar sergilenmezse, şiddetsiz bir dünya yaratmaya yönelik çabalar sergilenmezse, şiddeti üreten koşulları ortadan kaldırılmazsa, maruz kalanların ruhsal destek almaları sağlanmazsa, Eğitim ortamı, okullar, sokaklar bu şiddet döngüsünün orta yerinden çıkarılmazsa şiddeti kutsallaştıran, meşrulaştıran, normalleştiren ideoloji etkisizleştirilmez ve yerine bir barışçıl düşünce tarzı yerleştirilmezse, bu düşünce bir bilinçli eyleme, “praksis”e dönüştürülmezse travmalarımız ve ruhsal sonuçları kalıcılaşacak, bizi daha da kötürümleştirecek ve dünyayı değiştirme potansiyelimizi giderek azaltacaktır. Tüm bunlara karşı bilim, etik ve dayanışma ile karşı duruş sergilemek, çabalamak mücadele etmek, bunun için gecikmeden düşünmeye ve tartışmaya başlamak önceliğimiz olmalıdır
Kaynakça
1. Van Dijk, Teun A. (2009). Critical Discourse Studies: A Socio-cognitive Approach. Methods of Critical Discourse Analysis (2nd edition). Eds. Ruth Wodak, Michael Meyer. London: Sage
2. Kaya B., Şiddet: Nedenleri, Dinamikleri, Sonuçları, Fotografya Dergisi Sayı 27, Erişim 18 Nisan 2026, https://www.fotografya.gen.tr/TR,352/burhanettin-kaya.html)
3. Ertekin OG (2020).Giriş. Maraş Katliamı: Vahşet, Direniş ve İşkence (içinde). Derleyen. Orhan Gazi Ertekin. Dipnot Yayınları, Ankara








