Kuzey Kıbrıs’ta 19 Ekim 2025’de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri, CTP’nin adayı olan Tufan Erhürman’ın zaferiyle sonuçlandı. Yüksek Seçim Kurulu’nun sonuçlarına göre, seçime katılım oranı yüzde 64.82 oldu.
Merkez soldaki Cumhuriyetçi Türk Partisi, muhalefette yer alan merkez sol Toplumcu Demokrasi Partisi, Jale Refik, Ayşegül Baybars gibi bağımsız milletvekilleri ve Toplumsal Adalet ve Mücadele Partisi başkanı Serdar Denktaş tarafından desteklenen Erhürman, oyların yüzde 62.76’sını alarak seçimi birinci turda bitirdi. Hükümeti oluşturan merkez sağdaki üç parti Ulusal Birlik Partisi, Demokrat Parti ve Yeniden Doğuş Partisi’nin desteğini alan bağımsız aday Ersin Tatar ise oyların yüzde 35.81’ini aldı.
Bu yazıda iki şeyi amaçlıyorum. Birincisi merkez solun adayı olan Erhürman’ın hangi sebeplerden ötürü bu kadar açık bir farkla seçimi ilk turdan aldığı sorusuna bir yanıt aramak. İkincisi, Trump’un dış politika öncelikleri, Ortadoğu politikası, Türkiye ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bölgede izlediği politikaların ışığında, Erhürman’ın seçim kampanyası sırasında verdiği sözleri ele almak ve bunların gerçekleşmesinin ne ölçüde olası olabileceğine dair bir değerlendirme yapmak.
Öncelikle birinci soruya odaklanalım. Merkez soldan gelen bir lider nasıl olup böylesine bir farkla, eski Cumhurbaşkanı Tatar’ın önüne geçebildi? Erhürman’ın seçimde oyların yüzde 62.76’sini almış olması, onu destekleyen merkez sol partilerin ötesinde sağdan da önemli ölçüde bir destek almış olduğunu ortaya koyuyor. O yüzden bu sorunun muhtelif yanıtları var.
İlk olarak, Tatar’ın iki devletli çözüme yaptığı atıfa kıyasla, Erhürman’ın ik bölgeli, iki toplumlu federasyona yaptığı vurgu, seçmen nezdinde bir karşılık bulmuşa benziyor. Örneğin, Kıbrıs Üniversitesi’nden Profesör Charis Psaltis öncülüğünde, 19 Ekim 2025 seçimlerinden birkaç gün önce, 800 Kıbrıslı Türkle yapılan anket sonuçları, 2017’de müzakerelerin Crans Montana’da çökmesinin ardından iki devletli çözüme olan desteğin arttığını, 2020 yılından sonra ise bu çözüme yönelik desteğin azaldığı ve 2020’de iki devletli çözüme destek verenlerin oranının yaklaşık yüzde 15 oranında düştüğü, 2020’de ve 2025’te federasyona verilen desteğin ise aynı kaldığını (yüzde 54) ortaya koyuyor.
Peki iki devletli çözüme yönelik bu desteğin özellikle 2020’den sonra düşmesini nasıl anlamlandırmak gerekiyor? Türkiye’deki yönetimin ve Ersin Tatar’ın cumhurbaşkanlığı boyunca desteklediği iki devletli çözüm önerisini, Kıbrıs Türk toplumu içinde sayısı artan bir kesim, gittikçe uluslararası toplumun ve Rum liderliğin asla kabul etmeyeceği ve dolayısıyla Kıbrıslı Türklerin dünyadan izolasyonunu derinleştiren bir söylem olarak algılamaya başladı.
2020 sonrasında Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’a siyasi, sosyal ve ekonomik yapısına müdahaleleri gözle görülür şekilde arttı. Öncelikle 2020 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Türkiye’nin alışılmadık derecede açık müdahalesi damgasını vurdu. 2015-2020 arasında Cumhurbaşkanlığı yapmış, federasyon yanlısı Mustafa Akıncı, Türkiye’yi, birden çok kez KKTC’nin içişlerine karışmakla eleştirmişti. 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısının İletişim Danışmanı Tatar’ın kampanyasına destek olmak için Kıbrıs’a geldi. Bizzat Mustafa Akıncı seçime yeniden girmemesi için Türkiye’deki hükümet ve istihbarat yetkilileri tarafından tehdit edildi, ekibindeki insanlara gözdağı verildi. Türkiye’de iş ilişkileri olan Kıbrıslı Türk işletmeler tehdit edildi.
AKP-MHP’nin Kuzey Kıbrıs siyasi sahnesine müdahalesi, 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle sınırlı değildi. Kuzey Kıbrıs’ta 1974 sonrası kurulan, alâmet-i fârikası adam kayırmacılık, torpil, siyasi bağlantılarla iş kovalamak olan siyasi yapının en önemli mimarı merkez sağdaki Ulusal Birlik Partisi üzerinde bir operasyona girişildi. 1 Kasım 2021’de Faiz Sucuoğlu UBP Genel Başkanı seçilmiş ve 12 Mayıs 2022’ye dek KKTC Başbakanı olarak görev yapmıştı. Sucuoğlu UBP içinde güçlü bir isim olmasına rağmen, AKP-MHP tarafından Millet İttifakı’yla özdeşleştirilip devre dışı bırakıldı. Türkiye’deki yönetime daha fazla biat edebilecek bir aday arayışı, Ünal Üstel’in UBP’nin genel başkanı olmasının yolunu açtı.
Öte yandan AKP, 2004’deki Annan Planı’nın başarısızlığından sonra adeta Kuzey Kıbrıs’ın IMF’si rolüne soyundu. KKTC ve TC arasında imzalanan ekonomik protokoller, Türkiye’den gelen yardımlar karşılığında KKTC’deki kamu harcamalarının kısılması, KİT’lerin özelleştirilmesi gibi neoliberal şartlar dayatırken, bu dönemde Kuzey Kıbrıs’ta altyapı, eğitim, inşaat ve turizm gibi sektörlerde Türkiye menşeli sermayenin ağırlığında gözle görülür bir artış oldu.
Erdoğan’ın eski Cumhurbaşkanlığı binasından ‘gecekondu’ olarak söz etmesi, Lefkoşa’nın ortasında ağaçlar kesilerek heyyula gibi bir külliye yapılması ve bu süreçte kimsenin Kıbrıslı Türklerin fikrini sormaması da tepki çekti. Derken, 2025 yılının Nisan ayında hükümet, ortaokul ve liselerde başörtü takmanın önünü açacak bir tüzük değişikliği yaptı. Bu değişiklik, Kıbrıs’ta öğretmen sendikalarının başını çektiği büyük çaplı kitle gösterilerine yol açtı. Mayıs 2025 yılında Kıbrıs’a bir ziyaret gerçekleştiren Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Burada kalkıp da eğer sen Kuzey Kıbrıs’ta kızlarımızın başörtüsüyle uğraşmaya kalkarsan kusura bakma karşında bizi bulursun’ sözleriyle gösteri düzenleyenlere gözdağı verdi.
Vesayet ilişkilerinin iyice belirginleştiği bu bağlam içinde, Kuzey Kıbrıs, uluslararası hukukun dışında kalmasının getirdiği denetimsizlikle bir kara para aklama, yasa dışı bahis, kumar, gece kulübü ve mafya cennetine dönüştü. Hükümet ise hali hazırda otuzdan fazla olan kumarhane sayısını iki katına çıkaracak bir düzenlemeyi meclisten geçirerek, kaynağı sorulamayacak paraların ülkeye sokulmasının kolaylaştırılmasının önünü açmış oldu.
2025 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de, 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kıyasla dozu düşük tutulan bir müdahale söz konusu oldu. ‘Rum tehlikesinden’ sözeden Ümit Özdağ, Süleyman Soylu, Ersin Tatar’a seçim şarkısı yapan Yılmaz Bingöl, Türkiye’deki iktidar milletvekilleri, eski bakanlar, genelkurmay başkanları, popçular ve futbolcular Kıbrıs’a akın edip kahvehanelerde ve hemşehri derneklerinde Tatar’a destek toplamaya çalıştı. Kambersiz düğün olmaz misali Cübbeli Ahmet de sahneye çıkarak ‘Ersin Tatar beyefendi’nin bu seçimleri kazanmasını nasip eyle ya Rabbi. Milletin kalplerini, gönllerini ona çevir ya Rabbi’ buyurdu. Türkiye’deki havuz medyası da yayınlarıyla bu koroya güç vermeye çalıştı. Erhürman’ın seçilmesi demek, Kıbrıs’ın elden gidecek olmasıydı.
Öte yandan seçim sonuçları, sağ seçmen içinde önemli bir kesimin de Tatar ve UBP-DP-YDP hükümetine tepkili olduğunu ortaya çıkardı. Bağımlılık ve Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’a müdahaleleri, özellikle Türkiye’nin muhafazakârlaşma yönünde uyguladığı baskı, siyasal İslam’dan rahatsızlık duyan ve kendini Kemalist olarak tanımlayan Kıbrıs Türk sağını da rahatsız etti. Bizzat o dönemki cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın eşi Sibel Tatar, bu rahatsızlığı şöyle dile getirmişti: ‘Başörtüsüne karşı değilim, saygı duyuyorum ama 18 yaşına henüz gelmemiş, reşit olmamış kız çocuklarının çoklukla ailelerinin isteği üzerine başını örtüp Ulu Önder Atatürk’ün resminin asılı olduğu sınıflarda okumasına da karşıyım’.
Tatar ise Türkiye’den gelen müdahalelere karşı bir tavır almayıp açıkça Erdoğan’ın desteğini arkasına alarak yeniden seçilme planları yapmakla meşguldü. Türkiye’nin 2025 seçimine müdahaleleri ve Tatar’ın hamaset üzerine kurduğu söylemi sağdaki önemli bir kesimi de rahatsız etmeye başladı. Öte yandan Tatar, onu destekleyen ‘sağduyu mutabakatı’ diye tanımlanan UBP-DP-YDP koalisyonun icraatlarının bedelini de ödedi. Halk, Türk lirasının kullanıldığı, hayat pahalılığının arttığı bir ekonomik ortamda, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırmacılık, elektrik kesintileri, yetersiz altyapı, eğitim ve sağlıktaki yapısal hale gelen sorunlardan bezdi ve bu öfke seçimde Erhürman’a verilen oylar şeklinde tezahür etti.
Böyle bir bağlamın içinde Tufan Erhürman, federal bir çözüm vurgusu yaparak halka bu çıkışsızlığın içinde bir umut verdi. Ancak Erhürman’a verilen geniş çaplı desteğin sadece federasyona yönelik yaklaşımıyla açıklanamayacağı da ortadadır. Erhürman, kimilerinin kucaklayıcı, kimilerinin orta yolcu olarak tanımladığı bir perspektifle sağ seçmenin de desteğini almak üzere, ılımlı bir söylem geliştirdi. Bir yandan müzakerelerde Türkiye ile istişare halinde ilerleyeceğini belirten ama aynı zamanda Kıbrıslı Türklerin yerel iradesinin de önemli olduğuna vurgu yapan, Kıbrıslı Türklerin ezici çoğunluğunu etkileyen enflasyon, bürokratik sorunlar, göç, ekonomik krizi merkeze koyan bir söylem geliştiren Erhürman’ın ciddiyet ve liyakat vurgusu seçmende bir karşılık buldu.
Erhürman’ın en büyük sınavı ise şimdi başlayacak. Kıbrıs sorununa siyasi bir çözüm bulabilmek için müzakarelere başlayacak olan Erhürman, muhtelif engellerin ve kısıtların olduğu bir bağlamda bu zorlu işe girişecek. Erhürman, federasyon müzakerelerini yeniden başlatmak için dört önkoşul belirledi. Bunlar, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliğini kabul etmesi, müzakere takviminin açık uçlu olmaması, iki kesim arasında daha önce kararlaştırılan yakınlaşmaların yeniden tartışmaya açılmaması ve müzakerelerin başarısız olması durumunda statükoya dönülmemesi. Peki bu koşullarda müzakere süreci ne gibi engellerle karşılaşabilir?
Birincisi Kıbrıs Cumhuriyeti, özellikle siyasi eşitlik maddesine bir direnç gösterebilir. Zira, bu madde, Kıbrıs’ta uluslararası toplumun meşru saydığı tek devlet olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğinin altının oyulması ve bunun federasyon yerine iki egemen birim arasında sürdürülecek müzakereler olarak algılanmasına yol açabilir. Siyasi eşitlikle ilgili Kıbrıslı Rumların ikinci endişesi karar verme mekanizmalarında Türk tarafına orantısız veto hakkının verilmesinin devleti kilitleyeceği ve çalışamaz duruma getireceğidir.
İkincisi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin son dönemde Doğu Akdeniz’de izlediği enerji politikası ve İsrail ile geliştirdiği güvenlik ve enerji işbirlikleri, çözüm süreci üzerinde olumsuz etkiler yaratma potansiyeline sahiptir. Kıbrıs Cumhuriyeti, EastMed boru hattını kullanarak Kıbrıs ve İsrail açıklarındaki doğal gaz kaynaklarını Yunanistan üstünden Avrupa’ya göndermeyi ve böylelikle Avrupa’yı Rus gazına bağımlı olmaktan kurtarmayı amaçlamaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti bu enerji kaynaklarını sadece kendi kontrolünde tutmayı amaçladığı için, Kıbrıs Türk tarafının ve Türkiye’nin bu kaynaklarda ortak hak talep etmesini kendi egemenliğinin ihlali ve Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu artırma çabalarını büyük bir güç tarafından çevrelenme tehdidi olarak algılamaktadır. Dolayısıyla Erhürman’ın siyasal eşitlik ve ortak enerji yönetiminde ısrarcı olması müzakerelerde ciddi bir tıkanma yaşanması sürecini getirebilir.
Türkiye’deki yönetimin Kıbrıs’a dair tutumu da hiç kuşkusuz müzakere sürecini etkileyecek önemli etkenlerden birisidir. 2017 Crans-Montana’dan sonra Türkiye Kıbrıs’ta federal bir çözümden uzaklaşarak iki devletli bir çözüm konusunda ısrarlı oldu. AKP’nin dış politikasında etkili olan Mavi Vatan doktrini de Kıbrıs’a dair son dönemdeki pozisyonunu belirlemekte etkili olmuştur. Mavi Vatan doktrini Türkiye’nin Karadeniz, Akdeniz, Ege ve Marmara denizlerindeki haklarını uluslararası hukuka göre güçlendirmek amacını taşır ve deniz hukuku, münhasır ekonomik bölge gibi konularda referans alınan bir strateji haline gelmiştir. Türkiye, Mavi Vatan doktriniyle, Doğu Akdeniz’deki enerji rezervleri ve doğal kaynaklarını hak olarak görür. Bu amaçla Türkiye Libya ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılması için anlaşma imzalamıştır. 2010 yılında Doğu Akdeniz tabanında gaz bulunması, bu gazın güvenli bir şekilde depolanması ve taşınması gerekliliklerinden ötürü Kıbrıs’ta çatışan taraflar arasında bir işbirliğini geliştirmek için bir fırsat penceresi olarak görülmüş olsa da, maalesef ilerleyen yıllarda bölgedeki gerilimi artıran faktörlerden birisi haline geldi.
Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki tavrını önemli ölçüde değiştirebilecek en önemli faktör ABD’nin bu konuda takınacağı tavırdır. Peki Trump yönetimindeki ABD’nin şu anki dış politikası, Ortadoğu’da izlediği tutum ele alındığı zaman, Kıbrıs’ta bir federasyona öncelik verip Türkiye’nin politikasını değiştirmesi için üzerinde bir etki yaratması ne kadar olasıdır? ABD’nin şu anda Ortadoğu’da vurgu yaptığı temel konular; bölgesel istikrar, enerji güvenliği, Katar, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle işbirliğini ilerletmek ve İsrail’in güvenliğini güvence altına almak olarak öne çıkmaktadır. Kıbrıs’ta federal bir çözüm, Doğu Akdeniz’deki enerji güvenliğine olumlu bir etki yapacağı için ABD tarafından pozitif bir gelişme olarak görülecek olsa bile, şu anda Rus-Ukrayna savaşı, Gazze krizi, İran politikası ve Çin’le rekabetine odaklanan ABD’nin en azından kısa vadedeki öncelikleri arasında Kıbrıs görünmüyor.
Sonuç yerine birkaç kelam etmek gerekirse eğer, Kuzey Kıbrıs’ta 19 Ekim 2025’de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri sandıktan bir değişim umudunu çıkarmıştır. Kıbrıs gibi uluslararasılaşmış bir çatışmada ise sadece Kıbrıslı Türklerin ve Rumların iradesiyle bu işin çözülemeyeceği, rızasının alınması gereken başka aktörlerin de olması, süreci daha güçleştiriyor. Yakında başlaması muhtemel müzakereler seçmenin önemli bir çoğunluğunun beklediği değişimi getirebilecek mi? Erhürman’ın en zorlu sınavı şimdi başlıyor.

















