• Ana sayfa
  • Hak Örgütlerinden Çağrı: “Kuyu Tipi Hapishaneler Kapatılsın”
  • Hakkımızda
  • Home 2
  • İletişim
  • KKTC CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİTÜRKİYE’NİN DE SEÇİMİDİR
  • Künye
  • Örnek sayfa
Cumartesi, Mart 14, 2026
DİB | Demokrasi İçin Birlik
No Result
View All Result
  • Siyaset
  • Yerel Platform/Meclisler
  • Emek
    • Ekonomi
  • Çevre
  • Yaşam ve Haklar
    • İnsan Hakları
    • Kültür
    • Çocuk
    • Kadın
  • Dış Haberler
  • DİB Avrupa
  • DİB – NOT
  • DİB Arşiv
  • Yazarlar
  • Siyaset
  • Yerel Platform/Meclisler
  • Emek
    • Ekonomi
  • Çevre
  • Yaşam ve Haklar
    • İnsan Hakları
    • Kültür
    • Çocuk
    • Kadın
  • Dış Haberler
  • DİB Avrupa
  • DİB – NOT
  • DİB Arşiv
  • Yazarlar
No Result
View All Result
Demokrasi İçin Birlik
No Result
View All Result
Home Yazarlar

Türkiye’nin Ruh Halleri: Bilim ve Siyaset İlişkisi, Bilim Dili ve Bilimsel Yayıncılık Üzerine Değinmeler*

Burhanettin Kaya by Burhanettin Kaya
2 Aralık 2025
A A
0
Türkiye’nin Ruh Halleri: Bilim ve Siyaset İlişkisi, Bilim Dili ve Bilimsel Yayıncılık Üzerine Değinmeler*

Sokaklar, fabrikalar, tarlalar, okullar, hastaneler, limanlar, madenler, işlikler ve daha bir sürü yer, insan, yaşam ve emek olan her mecra ülkenin ruh halini gösteriyor. Türlü biçimlerde, türlü yollarla. Sadece hayatı emeğiyle üretenin ve yönetenin sesinde, yüzünde, eyleminde, izinde değil. Taşta, toprakta, yağmurda, ırmakta, fırtınada, bulutta… Daha bir sürü yerde…

İnsanın doğayı biçimlendirdiği alette, makinada, kürekte, iş makinasında… Daha bir sürü şeyde…

READ ALSO

Musa Özuğurlu yazdı: İran’a Saldırının Ortaya Koyduğu Gerçekler

KISA VOLTA* ÜZERİNE

Dünyayı dile getirdiği kalemde kâğıtta… 

Görünenin üzerine düşünmek,  anlamlandırmak,  görünen altındakini görünür kılmak başka bir şeyi daha gerektiriyor. Olan olamayan, biten bitmeyen üzerinde düşünmek,  sorular sormak., araştırmak,  denemek,  sınamak, karşılaştırmak, çözümlemek,  tartışmak ve sonuçlar çıkarmak. Bu çıkarımları, bu bilgiyi insanlıkla paylaşmak, büyük insanlıkla. İnsanı özgürleştirmek, dünyayı güzelleştirmek, savaşsız, şiddetsiz, sömürüsüz eşitlikçi bir dünyayı olanaklı kılmak için. Bilgiyi hayata dönüştürmek için önce hayatı bilgiye dönüştürmek… Hayatın bilgisini keşfetmek, yaratmak, üretmek..

Bilginin onlar aracılığıyla görünür olmasının yarattığı simgesel güç kâğıt ve kalemi çok önemli üretim araçlarından birine dönüştürüyor. Bilimsel araştırmalar onların aracılığıyla yayınlara, makalelere, dergilere, kitaplara dönüşüyor.  Artık kimse kalem ve kâğıt ile yazmasa da digital bir ortamda olsa da kalemin ve kâğıdın yarattığı güçten ve mirastan besleniyorlar.

Bu sözleri niye sarf ettim.. Türkiye’nin ruh hallerinin görmemize olanak verdiğini düşündüğümüz araştırmaların habitatı olan bilimsel yayıncılığın, dergiciliğin dilden siyasete evrimi üzerine eleştirel bir düşünme gerçekleştirmek için.

Bilim dili üzerine bir kaç söz…

Bilim ve sanatın ilişkisi düşün dünyasının vazgeçilmez ve bitmeyen tartışma alanlarından biri. Farklı kuramsal çerçevelerden de olsa, bu yaklaşımlar birbirini teğet de geçse, bu ilişkinin açıklanmasında yoğun bir gayret içinde olduklarını her iki alanda ürün veren düşünür ve araştırmacıların söyleminde görüyoruz. Sanatın içindeki bilimi irdeleyen ve tarihe iz bırakmış bestecilerin, ressamların ve edebiyatçıların yapıtlarında bunun izlerini sürenlerin görünür kıldıkları matematik ve fizik gibi bilimsel öz son derece dikkat çekici. Lautrec’ in resimlerindeki geometri, Rembrandt’ın yapıtlarındaki fizik yasalar, Beethoven ve Mozart’ın müziğinin tınılarına gizlenmiş ve notalara bürünmüş, Nazım’ın, Mayakovski’nin dizelerinde, Metin Altıok’un hesap işi şiirlerinde müzikal bir estetikle gezinen matematik, Dostoyevski’nin yapıtlarındaki bilimsel gözlem. Leonardo Da Vincinin tasarımlarındaki mühendislikle ışığın ve gölgenin dansının teması. Temastaki diyalektik…  Hepsi bunun özgün örnekleri. Peki, bilimin içindeki sanat? Acaba nerede gizleniyor, ya da bilimsel bir çalışmanın hangi kavşağında bekliyor? 

Bu soruyu başka biçimde yanıtlayanlar çıkabilir. Ama her yanıtın buluştuğu kavşak “gösterge”ler. Bunun ne özgün biçimi olan “dil ve söylem” olsa gerek. Bilimsel çalışmanın dili, bir araştırmanın sunuluşundaki söylemin edebi niteliği bu araştırmayı akademik dilin kuruluğundan uzaklaştıran ve hayatın içinden kılan, zihni bütünleştiren bir nitelik belki de. Bilim diline sızan ya da gizlenen bu sanatsal yaratım özellikleri, akademik metinde inşa edilen edebiyat, sosyal bilim araştırmalarında daha fazla karşımıza çıkıyor. Peki, tıp alanındaki çalışmalar bu eğilimin neresinde? Uzaklarda bir yerde mi? Araştırma yazılarında istenmeyen bir durum mu? Sakıncalı bir durumu mu anlatıyor? Dergi editörlerinin ve değerlendiricilerinin nerdeyse üzerinde ilke kararı aldıkları kuru bilimsel dilin iktidarını tehdit eden bu sorular kimi zaman acımasız bir dille karşılanıyor.  Kanımca bu konu tartışılmayı fazlasıyla hak ediyor. 

Tıp dalları içinde bu “bilimsel çalışmanın içindeki sanata” en yakın alan psikiyatri gibi görünüyor. Son yıllarda revaçta olan bilişsel bilim, ya da nöro-felsefe, nöro-psikanaliz buna en yakın alanlar. Bu alanlar bilim ve sanat bütünleşmesine daha fazla özgün örnekler sunuyor. Nancy Andreasen’in yaratıcı beyin1 ile ilgili, Schactel’in2 belleğin sınırları ile ilgili kitapları, psikiyatri topluluğunun yakından tanıdığı, ülkemizin birçok onurlu bilim insanının, psikiyatri ve psikoloji ile ilişkili birçok konuyla ilgili özgün çözümlemeler içeren ürünlerinde bilim ve sanatın dildeki buluşmasına ilişkin farklı örnekler görebiliriz.

Psikiyatrinin uğraştığı alan ve kullandığı dil araçları açısından bakıldığında sahip olduğu bu ayrıcalıklı özellik özellikle olgucu-pozitivist bilim anlayışının indirgemeci kıskacında kötürümleşme riski yazıyor. İnsani olanı nesneleştiren biyolojik indirgemeci bir araştırma pratiğinin biçimlediği kuru akademik dil, dilin yaratıcı kimliğine ve zengin varlığına yönelik körleşmeye yol açıyor.

Uzun yıllar önceydi. İşkence, travma ve TSSB ile ilgili yazdığım bir yazının giriş ve tartışma kısmında yer alan edebi ifadeler derginin değerlendirme istediği hakemler tarafından eleştirilmiş ve bir akademik yazıda bu tarz ifadelerin yer almasının uygun olmadığı öne sürülmüştü. Bu ifadeler aynı zamanda yazının neyi anlattığı göz ardı edilerek reddedilişine gerekçe sayılmıştı. Bu reddediş ele alınan konunun dönem itibariyle yazılması ve tartışılması cesaret isteyen ve dergi editörünü korkutan tema ile de ilişkili olabilir elbette. Bu durum etik bir tartışmayı da zorunlu kılıyor. Yazıyı reddederken referans alınan ve kullanılan dil ve ifade bunu itiraf edememenin rasyoneli de olabilir. Ama sorun gerçekte dil ise bu bakış açısı soğuk, uzak ve insana dokunmayan bir bilim dilinin tek dil olduğu yanılsaması yaratıyor. Oysa bilimsel yazında dilde özleşme, yabancı sözcüklere Türkçe karşılıklar üretme kadar dilde felsefi bir derinlik yaratma, güçlü edebi bir dil üretme de öncelikli bir uğraşı olmalıdır.

Bilim ve siyaset ilişkisi 

Bilim ve siyaset ilişkisi insanı doğayı dönüştürme ve bir uygarlık yaratma eyleminin başlangıcından bu yana gündem olan bir konu… 

Özellikle 19. Yüzyılda sanayi devrimini ateşleyen bilimsel teknolojik devrimin yaşanması ile birlikte egemen siyaset ile bilim ilişkisi son derece önemli bir dinamik olmuştur. Devletin denetimindeki bilim giderek sermayenin denetimine girmiş ve kapitalist ekonomi politiğin gelişmesi, toplumsal yapının kurulması, kapitalist sömürünün ortaya çıkması, sürekli kılınması ve kar maksimizasyonunun sağlanması için kimi zaman acımasız bir siyasal araç olarak kullanılmıştır.  Siyaseti, insan yaşamını rahatlatan ve dünya tüm canlılar için yaşanır kılan değil, egemen sınıfın bekası için bir kullanılan bir araca dönüştürmüştür. Bunun tarihe ve insanın ruhsal dünyasına ağır iz bırakan örnekleri insanlığın dağarcığındadır. Siyaset çoğunlukla bunu bilimin nesnelliğini ortadan kaldırıp manipüle ederek ve bilimin saygınlığını azaltmanın yanında onu yönlendirerek istediği sonuçları çıkartmaya odaklı biçimde kullanmıştır. Neo Liberal Kapitalizmin bu yeni evresinde bu etki yeni içerik ve biçimler kazanmıştır. 

Bir başka yol bilimsel özgürlüğü ve özerkliği ortadan kaldırıp bilimsel araştırmaları engelleme ya da araştırma sonuçlarının bilimsel ortamda paylaşılmasına engel olmaktır. 

Bir üçüncü yol ise bilim insanlarını baskı altına almak, araştırma yapma ve kendini özgürce ortaya koyma olanaklarını ortadan kaldırmak ve akademik ortamda herhangi bir biçimde var olmalarını olanaksız kılmaktır. 

Ne yazık ki özerk ve özgürlükçü olmasını beklediğimiz üniversiteler genel olarak siyasi erke göbekten bağlı hale gelmiş, yöneticiler, yükseköğretimi ve bilimsel yayıncılığı düzenleyen kurumlar bu sürecin aktörleri olmaya başlamışlardır. Siyasi erkin telkinleri ile bilim insanların bilimsel bilgi üretimi, denetimi ve paylaşımının çeşitli aşamalarında bulunmalarını engelleme, baskı yapma ve örtük bir tehdit yaratma sık karşılaşılan durumlar olmuşdur. Barışı savundukları, bilimsel gerçekleri dile getirdikleri ve siyasi erki eleştirdikleri için işinden atılan akademisyenlerin bilimsel ortamlarda herhangi bir biçimde var olmaları doğrudan ya da dolaylı yollarla engellenmeye çalışılmaktadır. 

Üniversiteler kimi bilimsel toplantılara ev sahibi olma konusunda tereddüt göstermekte, kimi akademisyenlerin kongrelerdeki konuşmalarını iptal etmekte, hatta yıllarca o üniversitelerde bilimin ve eğitimin gelişmesine katkı sağlamış akademisyenlerin üniversitelere girmelerini engellemektedir. Birçok meslektaşımız bu uygulamaların mağduru olarak mesleki yaşamlarını üniversite dışında sürdürmek gibi bir zoraki zorunluluğun orta yerinde kalmışlardır. 

Bugün bilimsel yayıncılığın gündemi ülkenin daha sağlıklı bir dünyada, bir ülkede yaşamaya olanak verecek ve böyle bir geleceğe doğru yelken açmasını sağlayacak çalışmalara güç kazandırmak yerine ne yazık ki bilimsel ve akademik özgürlüğü engelleyen, baskı altına tutan ve kötürümleştiren bilimsel görünümlü bir baskıya direnmeye dönüşmüş görünüyor.

Bilim özü gereği politiktir aslında. Üretilen bilimsel bilginin egemen yapının gereksinimlerine hizmet eden bir nitelik edinmesi, ona politik bir işlev yükler. Buna rağmen sağlık bilimlerinde, tıp alanında ve özel olarak psikoloji ve psikiyatride üretilen bilimsel araştırmaların üretilme ve yayınlama süreci, güncel politik süreçlerden doğrudan pek etkilenmez, ya da güncel politik çalışmalara doğrudan dokunan çalışmalar bilimsel dergilerde kolaylıkla yer almaz.

Özellikle ülkemizde tıp ve psikiyatri alanında yapılan çalışmalarda çoğunlukla politik bir konuya değinmek, irdelemek ya da politik bir sorunun yanıtını aramak gibi bir motivasyon pek yoktur. Ne yazık ki ülkemizde daha çok akademik yükseltme gereksinimlerinin ışığında biçimlenen, uluslararası indekslerde yayınlanma arzusunun biçimlediği bir makale yazım uğraşısı ve çoğunlukla da uzmanlık, yüksek lisans ya da doktora tezlerinin dinamiğiyle dönen bir makale üretim süreci vardır.

Belirli bir alanda bilimsel bir sorunun peşinden koşup, özgün bir kuramsal yanıt oluşturmaya olanak veren çalışmalardan öte, daha önce ve daha çok yurt dışında yapılan çalışmaları teyit eden, doğrulayan ya da onların kanıt gücüne katkı sağlayan “tekrar” araştırmalar yapılmaktadır. Halen biyolojik araştırmalar daha çok ilgi çekmekte ve daha çok rağbet görmektedir. Psikiyatri araştırmalarında “biyopsikososyal”in şişkin “biyo” sunun egemenliği sürmektedir.

Toplumsal ve siyasal arka planı olan bir sorunun peşinde koşsanız ve bunu özgün bir araştırma deseni ile hayata geçirseniz bile, bu araştırmaların sonuçlarını kongrelerde sunabilme, özellikle ödüle değer araştırmalar içinde ve dergilerde yer bulma şansı pek olmamaktadır. Son yıllarda kimi kongrelerde eleştirel yaklaşımı sergileyen, sistemi eleştiren akademisyenlerin konuşmaları programa alınmamış, engellenmiş, iptal edilmiş,  ya da programlardan çıkarılmışlardır. Bu içselleştirilmiş sansür, bilimsel bilgi paylaşımının evrensel niteliğini ve düşünce üretme özgürlüğünü zedeleyen örnekler olarak ne yazık ki akademik tarihe yazılmıştır. 

Bu konu yanında, akademiyi yöneten otoritenin bilimsel çalışma üretimine yönelik baskıları da politik bir sorun olarak gündemdedir. Siyasi otorite kimin hangi alanda bilimsel bir çalışma üreteceğine, bilimsel bir dergide kimin yazısının yer alıp kimin alamayacağına yükseköğretimi yöneten kurumlar aracılığıyla müdahale etmektedir. Bunu çeşitli araştırma projeleri ve teşvikleri, TÜBİTAK projeleri ve bursları üzerinde yapmakta, kimi dergileri “yandaş” refleksler sergilemeye zorlamaktadır.  Oysa bilimsel bir dergi, bilimsel bir araştırma ve makaleyi bilimsel özgürlük, evrensel etik değerler çerçevesinde değerlendirerek, yayımlanma sürecine sokma sorumluluğundadır.

Bu, bilimsel bilgi üretiminin, düşünce özgürlüğünün bir gereğidir.

Bilimsel yayıncılık yapan tüm kurumların, dergilerin bu konuda duyarlı olmaları, etik bir duruş sergilemeleri gerekli ve önemlidir. Pragmatik bir yaklaşımla güncel siyasetin gereklerine göre yayın politikasını biçimleyen bir dergi değil, üyesi olmaktan onur ve gurur duyduğum Türkiye Psikiyatri derneğinin ana sloganı olan “Bilim, Etik, Dayanışma” ilkelerini gözeten, bilimsel ilkelere ve etik değerlere önem veren, bilimsel bilgi üretme sürecinde düşünce özgürlüğünü savunan ve ayrım yapmaksızın tüm insanlarla birlikte dünyada yaşayan tüm canlıların yaşamını sağlıklı kılacak bir bilgi üretimini destekleyen bir dergi, gücünü değerini ve saygınlığını koruyacaktır.

Bilimsel yayıncılığın neo liberal evrimi

Bilimsel yayıncılığın geçirdiği evrim ne yazık ki bilime yön veren ekonomi politikanın ve siyasetin etkisi ve kimi zaman da kıskacı altında gerçekleşiyor. Bu kimi zaman doğrudan baskı unsuru olarak, kimi zaman da dolaylı biçimde dergilerin tutum ve yaklaşımlarını değiştirmelerine, farklı önlemler almalarına yol açarak kendisini gösteriyor. Yaşanan bu sıkışmadan kurtulmak ya bu sıkışmayı yaratan sürece karşı durmak ve eleştirel bir duruş sergilemek ya da geri çekilmek biçiminde zuhur ediyor. 

Bu nokta çoğunlukla bilimsel ilke ve etik değerlerden geri adım atmaya yol açan durumlar yaratıyor. 

Toplumsal yararı gözeten ve üretilen bilimsel bilgiyi evrensel insanlık değerleri bağlamında kamu yararına etkiler yaratması için sayfalarında yer vermeye çalışan bir derginin bu noktada sergileyeceği tutum ve davranış son derece önemlidir. 

Bilimsel dergilerde de ticarileşme yeni-liberal kapitalist politikaların etkisi altında giderek yaygınlaşmaya başladı. Özellikle uluslararası tarama indekslerinde olan ve akademik yükseltme ölçütleri içinde adları geçen birçok dergi, artık sayfalarını çok yüksek ücretler karşılığında yazarlara açmaya başladılar. Bilimsel bir araştırmaya sayfalarında yer vererek saygınlık kazanan bir dergi bu konumunu değiştirip yazarın saygınlık kazanacağı ve bunu yüksek bir bedelle elde edebildiği bir markaya dönüştü. Bir bakıma “Paran kadar konuş” ya da Nasrettin Hoca’nın ünlü fıkrasındaki gibi “Parayı veren düdüğü çalar” ifadesini doğrulayan, geçerli değer kılan bir aşamaya yöneldi. 

Son yıllarda özellikle dergiler dijital teknolojik araçlar aracılığıyla “müşteri yazarlar” bulmak için etkili çaba harcıyorlar. Etki değeri düşük olandan yükseğe birçok dergi müşteri olarak gördüğü potansiyel yazarlara ulaşmak için heyecan verici mektuplar övgü dolu mektuplar içeren e-posta ve akademik makale arşivleyen çeşitli web siteleri üzerinden ateşli bir çaba sergiliyor. 

Bu kervana ülkemizden de özellikle tıp alanında birçok dergi katılmış durumda…

Ekonomik güçlükler yaşayan ama hayatta kalmak isteyen bir derginin, bilimsel yazıların neredeyse hiç okunmadığı, yalnızca dosyalara konduğu, abonelik sisteminin etkili bir şekilde geliştirilemediği bir ülkede basım harcamalarını karşılamak için çözümler araması anlaşılabilir bir durumdur elbette. Fakat bir makalenin yayınlanabilmesi için yüksek yayınlama ücretleri istemek anlaşılması çok kolay olmayan, anlaşılsa da onaylanması çok da olanaklı olmayan bir durum. Yazarlardan makale başına 450 dolar ve daha üzeri bir ücret talep etmek bunu anlamayı oldukça güçleştiriyor. Kafa karıştırıyor. 

Bu sorunları çözmek için uygun, bilimsel ilke ve değerlerden ödün vermeyen çözümler üretmek gerekir. Makalelerin ücret karşılığında basılması değil, aboneliğin güçlendirilmesi ve yazıların okunmasının, bilimsel bilgi üretimine katkısını artırılması biçiminde bir çaba anlaşılır bir çabadır. Bilimsel yayıncılığın ticari bir anlayıştan uzak yürütülmesi gereklidir. Çok ilgi gören, araştırmacıların sürekli araştırmalarını göndermek için büyük bir çaba harcadığı, büyük yarış içinde olduğu, etki değeri ile övünen, zaman zaman  “2 yıl doluyuz yazı göndermeyin!” çağrısı yapan dergilerin bilimsel araştırmaları dolarla hesaplanan yüksek ücretlerle yayınlaması dergileri yaşatma gerekçesini boşa çıkarmakta, bilimsel dergiciliğin yeni bir ticari sektör ve kâr elde etmenin bir yolu olarak görülmeye başlandığını akla getirmektedir.  Özellikle tarama indekslerinde yar almalarını sağlama vaatleriyle hem üniversite hem de bağımsız tıp kuruluş ve meslek örgütlerinin bilimsel dergilerini kıskacına alan yeni yayıncılık şirketleri ve yayıncılık grupları ortaya çıkmaya başlamıştır. Sayıları ve etki alanları her geçen gün artmaktadır. 

Bu ayrıca ürettiği bilimsel bilgiyi bilimsel bir ortamda paylaşmak isteyen ya da akademik yükseltme çabasında olan bireylerin bu gereksinimlerini de kötüye kullanmak anlamına gelir. Kanımca bu da anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir tutum değildir. 

Tüm bu tartışılan durumların, gelişmelerin yaşananların bilimsel bilgi üretiminin ve paylaşımının önünde bir engel olmaktan çıktığı ve bilimin tüm insanlığın yararı ve refahı için kullanıldığı bir dünyayı gerçek kılmak mücadelesiyle…

Dipnotlar

1 Nancy C. Andreasan.  Yaratıcı Beyin-Dehanın Nörobilimi. Akılşçelen Kitaplar, 2019.

2 Daniel L. Schacter. Belleğin İzinde: Beyin, Zihin ve Geçmiş. Yapı Kredi Yayınları 2022. 

*Bu yazı Klinik Psikiyatri Dergisinde yayınlanmış “editörden” başlıklı yazılarımdan derlenerek hazırlanmıştır. 

Tags: Burhanettin Kayapsikoloji
ShareTweet
Burhanettin Kaya

Burhanettin Kaya

Prof. Dr. Burhanettin Kaya 1988 İstanbul Tıp Fakültesi Mezunu. 1996'da Psikiyatri Uzmanı, 2006'da doçent, 2018'de profesör oldu... Kocaeli, İnönü, Gazi, Haliç Üniversitelerinde çalıştı. Girne Üniversitesinde konuk öğretim üyesi olarak ders veriyor. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesinde Sosyoloji Eğitimi ve Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde İnsan Hakları Yüksek Lisans programını tamamladı. Türkiye Psikiyatri Derneğinde Merkez Yönetim Kurulu Üyeliği, Genel Sekreterlik, Etik Kurul Üyeliği ve Medya Koordinatörlüğü yaptı. Halen Eğitim Planlama ve Düzenleme Kurulu Başkanlığı ve Medya Kurulu üyeliği görevini yürütüyor. Ruhsal Travma ve Terapisi, Bilişsel Davranışçı Tedaviler ve EMDR, İnsan Hakları ve Psikiyatri, Ruh Sağlığı ve Medya, Psikiyatri ve Sanat, Eleştirel Psikiyatri, Sosyal Psikiyatri başlıca ilgi ve çalışma alanları.

Related Posts

Musa Özuğurlu yazdı: İran’a Saldırının Ortaya Koyduğu Gerçekler
Yazarlar

Musa Özuğurlu yazdı: İran’a Saldırının Ortaya Koyduğu Gerçekler

10 Mart 2026
KISA VOLTA* ÜZERİNE
Yazarlar

KISA VOLTA* ÜZERİNE

12 Şubat 2026
Görsel: Sadık Çelik
Yaşam ve Haklar

Savaşın İnsan ve Doğa Üzerindeki Yıkıcı Etkileri: Ekokırımdan Psikokırıma Bir Yüzleşme

21 Ocak 2026
Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (1): ABD’nin Venezuela’ya Saldırısı
Yazarlar

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (1): ABD’nin Venezuela’ya Saldırısı

17 Ocak 2026
“O’NUN ÖLÜSÜ BİLE YETER BANA!”
Yazarlar

“O’NUN ÖLÜSÜ BİLE YETER BANA!”

13 Ocak 2026
Coşkun San: “Hukuk’u topluma yararlı biri olmak için seçtim”
Yazarlar

Coşkun San: “Hukuk’u topluma yararlı biri olmak için seçtim”

13 Ocak 2026
Next Post
EŞİK’ten 11. Yargı Paketi Uyarısı: “Kadınlara, Çocuklara, Topluma Şiddeti Artıracak Af Kabul Edilemez”

EŞİK’ten 11. Yargı Paketi Uyarısı: “Kadınlara, Çocuklara, Topluma Şiddeti Artıracak Af Kabul Edilemez”

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

POPULAR NEWS

Geç Faşizme Karşı Bir Anlamlandırma Yöntemi Önerisi: Konjonktürel Analiz

Geç Faşizme Karşı Bir Anlamlandırma Yöntemi Önerisi: Konjonktürel Analiz

21 Eylül 2025
Patriarkal-Kapitalist Duygu Rejiminde Bir Şiddet Biçimi: Karizma Yoluyla İstismara Hazırlama (Karizmatik Grooming)

Patriarkal-Kapitalist Duygu Rejiminde Bir Şiddet Biçimi: Karizma Yoluyla İstismara Hazırlama (Karizmatik Grooming)

26 Kasım 2025
Kuzey Kıbrıs Seçimleri Üzerine: Vesayet, Sınıf ve Kimlik

Kuzey Kıbrıs Seçimleri Üzerine: Vesayet, Sınıf ve Kimlik

28 Ekim 2025
Kıbrıs’ta Sandıktan Çıkan Mesaj ve Erhürman’ın Zorlu Müzakere Sınavı

Kıbrıs’ta Sandıktan Çıkan Mesaj ve Erhürman’ın Zorlu Müzakere Sınavı

30 Ekim 2025
REJİM TÜRKİYE’Yİ SON HESAPLAŞMAYA ZORLUYOR

REJİM TÜRKİYE’Yİ SON HESAPLAŞMAYA ZORLUYOR

6 Eylül 2025

EDITOR'S PICK

YAN YANA (mıyız gerçekten?)

YAN YANA (mıyız gerçekten?)

29 Aralık 2025
Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (1): ABD’nin Venezuela’ya Saldırısı

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (1): ABD’nin Venezuela’ya Saldırısı

17 Ocak 2026
Sevda Karaca’dan Filistin Tezkeresi Tepkisi: “Hamasetten Öteye Gitmez”

Sevda Karaca’dan Filistin Tezkeresi Tepkisi: “Hamasetten Öteye Gitmez”

31 Ağustos 2025
Eren Keskin’e Almanya’dan Bir İnsan Hakları Ödülü Daha: Gerhart Baum Onuruna Layık Görüldü

Eren Keskin’e Almanya’dan Bir İnsan Hakları Ödülü Daha: Gerhart Baum Onuruna Layık Görüldü

20 Ağustos 2025

DİB Hakkında

  • Hakkımızda
  • Künye
  • İletişim

Kategoriler

  • Çevre
  • Çocuk
  • DİB – NOT
  • DİB Arşiv
  • DİB Avrupa
  • Dış Haberler
  • Ekonomi
  • Emek
  • İnsan Hakları
  • Kadın
  • Kültür
  • Manşetler
  • Siyaset
  • Yaşam ve Haklar
  • Yazarlar
  • Yazarlar Slider
  • Yerel Platform/Meclisler
  • Hakkımızda
  • Künye
  • İletişim

© 2025 DİB / Demokrasi İçin Birlik Bütün Hakları Saklıdır

No Result
View All Result
  • Siyaset
  • Yerel Platform/Meclisler
  • Emek
    • Ekonomi
  • Çevre
  • Yaşam ve Haklar
    • İnsan Hakları
    • Kültür
    • Çocuk
    • Kadın
  • Dış Haberler
  • DİB Avrupa
  • DİB – NOT
  • DİB Arşiv
  • Yazarlar

© 2025 DİB / Demokrasi İçin Birlik Bütün Hakları Saklıdır