Gençliğimden beri adını koyamadığım bir durumu şimdi net biçimde tanımlayabiliyorum: inhibitif iktidar. Solun içinde, çeşitli yapılarda, platformlarda ve kolektif oluşumlarda sıkça karşılaştığım bu iktidar biçimi, yeni bir öznenin ortaya çıkışını açık çatışmayla bastırmaz; aksine kibar gerekçeler ve teknik açıklamalarla harekete geçme ihtimalini görünmez biçimde engeller. Dışarıdan bakıldığında kurumsal olgunluk gibi görünen bu tutum, aslında son derece politik bir iktidar tekniğidir. İnhibitif iktidar kimseyi açıkça dışlamaz; fakat içeri de tam olarak almaz. Özneyi eşiğe kadar getirir ve tam orada tutar.
Yeni bir öneri sunulduğunda hemen bir dizi “makul” gerekçe devreye girer: “Şartlar uygun değil”, “Bu dönem mümkün değil”, “Görev dağılımı dolu”, “Önce başka meselelerin çözülmesi lazım”, “Belki ileride değerlendiririz.” Yüzeyde kurumsal açıklamalar gibi görünen bu ifadelerin işlevi açıktır: yeni bir öznenin yaratabileceği dönüşüm ihtimalini sürekli erteleyerek etkisizleştirmek. Böylece yapı kendi dengesini korur, yerleşik pozisyonlar sarsılmaz. En tehlikeli yanı ise özneyi askıda bırakmasıdır: dışarı itilmediği için itiraz edemez; içeri alınmadığı için hareket edemez. Sonuç çoğu zaman yavaş bir geri çekilme, eve kapanma ve enerjinin içe doğru sönümlenmesidir. Bugün birçok alternatif yapının çoraklaşmasının, hep aynı yüzlerle dönüp durmasının ve yeni gelenlerin hızla kaybolmasının nedeni tam da budur.
İnhibitif iktidarı yalnızca bireysel bir deneyim olarak görmek yanıltıcıdır; bu mekanizma günümüzün siyasal-toplumsal konjonktüründe özneleşmenin zayıflatılmasına yönelik daha geniş bir yapısal düzenekle kesişmektedir. Bu düzenek, üç farklı kapanma katmanının birbirine eklemlenmesiyle işler.
Birinci katman, kapitalizmin zaman rejimidir. Geç neoliberal döneme özgü güvencesizlik, hız baskısı ve parçalanmış çalışma süreleri, bireyin siyasal eylem kapasitesini zamansal düzeyde sınırlar. Eylem için gerekli süreklilik, kapitalist zamanın dağıtıcı etkisiyle aşınır. Bu zamansal disiplin, kolektif yapılar içinde yeniden üretilen engelleyici pratiklerle birleştiğinde özneyi giderek durgunlaştırır.
İkinci katman, günümüz faşizmine içkin olan devlet biçimidir. Devlet artık çoğu zaman doğrudan yasaklama üzerinden değil; hukuksal belirsizlik, yargı şiddeti ve sürekli kriminalizasyon tehdidi yoluyla işler. Bu mekanizma, öznenin kendisini otomatik olarak sınırlamasına neden olan içselleştirilmiş bir yasak rejimi üretir. Böylece devlet, inhibitif iktidarın dışsal bir versiyonuna dönüşür; siyasal alanın görünmez sınırlarını çizerek hareket ufkunu daraltır.
Üçüncü katman ise patriyarka ve aileci toplumsal örgütlenmedir. Ailecilik, kamusal olandan özel olana çekilme eğilimini güçlendirir; siyasal eylemi kadınlar ve erkekler açısından “dışarı çıkma”, “risk alma”, “aileyi tehlikeye atmama” gibi telkinlerle sınırlar. Kadınlar söz konusu olduğunda bakım emeğinin sürekliliği bu sınırı daha da yoğunlaştırır; ev içi emek ve duygusal yük kadınları zamansal ve mekânsal olarak sabitleyerek siyasal özneleşmeyi maddi düzeyde zorlaştırır.
Bu üç katmanın alternatif yapılar içinde yeniden üretilen inhibitif iktidarla birleşmesi, toplumsal ölçekte bir politik depresyon rejimi üretir. Yalnızlaşma, içe kapanma, kolektif enerjinin sönümlenmesi ve siyasal ufkun daralması, bugün içinden geçtiğimiz atmosferin temel ruh hâllerinden biridir. Bu depresyon, günümüz faşizminin doğrudan ürünü olmaktan çok; kapitalizm, devlet baskısı ve patriyarkanın iç içe geçtiği çok katmanlı bir devre dışı bırakma tekniğinin sonucudur.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yalnızca direniş değildir. Gereken, siyasal alanın bizzat yeniden kuruluşudur: katılımı erteleyen eşik mekanizmalarını kaldıran; yeni öznelik biçimlerini tehdit değil kurucu güç olarak gören; kolektif üretimi ve müşterek siyasal kapasiteyi mümkün kılan yapılar.
Tam da bu noktada karşılaştığım bir deneyim bana bu tıkanmanın aşılabileceğini gösterdi. Demokrasi İçin Birlik, yeniden yapılanma sürecinde inhibitif iktidarın kapatma refleksine teslim olmayan; tersine, yeni özneyi bir imkân olarak gören bir politik sezgi geliştiriyor. Ve bu moment bugün daha da kritik: çünkü formel siyasal yapıların ötesine geçip aşağıdan toplumsal mücadeleleri birbirine bağlayan zeminler kurmak zorundayız. İnhibitif iktidarın olmadığı bu tür yapılar, bu nedenle, yeni bir kurucu siyasetin nefes alabileceği yerler hâline geliyor.
Yıllarca kapı eşiğinde tutulmuş herkesin, kapıyı açan değil eşiği ortadan kaldıran yapılara ihtiyacı var. Bugün gördüğüm imkân, kişisel bir umuttan öte; faşizmin yarattığı siyasal karanlıkta kolektif bir kurucu iradenin yeniden belirebileceğini gösteriyor. Bu momenti değerlendirebilmek ve çoğalarak güçlenmek umuduyla.

Etel Adnan, Champs de Petrol, 2013

















