Yaşananın anlamlandırabilmenin ilk koşulu adını doğru koyabilmek, onu doğru tanımlayabilmektir. Yaraların onarılamaması ilk buradan başlıyor. Katliama olay, facia demek. Soykırıma, terteleye isyan. Cinayete kaza demek, darbeye kalkışma. Demokratik haklarını kullanana, itiraz edene terörist. İfade özgürlüğüne hakaret, nefret söylemine ise ifade özgürlüğü. Daha bir sürü örnek verilebilir.
Şiddet kendisini önce dilde üretir. Dil bir anlamın taşıyıcısı olarak sadece o ana ve o sözü ifade eden kişiye ait değil, tarihsel bir temeli var. Hiçbir şey boşlukta gerçekleşmez diyor bir İngiliz düşünür. Savaş ve barış için geçerli olanın dil için de geçerli olduğunu söylüyor. Dilin içindeki bütün kavramlar siyasal olarak yüklüdür ve bu yük hem dili sarf edeni hem alıcısını etkileme gücüne sahiptir. George Orwel’in ünlü 1984 romanında politik dille ilgili söyledikleri günümüzün gerçekliğini son derece iyi özetliyor. Politik dil yalanları doğru ve cinayetlere saygı göstermek ve boş gevezeliklere dikkat çekilmek için tasarlanmıştır diyor Orwel. Örseleyen, inciten, yaralayan dil olunca, iyileşmenin de olasılıkla dilden başlaması gerektiğini vurguluyor.
Ötekinin dışlanmasını, ayrımcılığı en çok dildeki kutuplaştırıcılıkta görüyoruz. Ya hep ya hiç, ya da siyah beyaz biçimindeki bir düşünce sadece uçları gören ve bir ucun ötekini reddettiği, yok saydığı, dışladığı bir dil. “Ya sev ya terket”, “ya benimsin ya da kara toprağın” gibi. Kötülüğü üretmede aracı olur kutuplaştırıcı dil. Sekterdir. Sevgiden nefret eden, kendini dünyanın ve tarihin sahibi gören, yıkıcı, kibirli bir “tek”liği üretir. Grileri göremeyen bir dil esnekliği de yok sayar. Düşmanlaşmaya izin verir. Düşmanlaştırılan, ayrımcılık yapılan, bu anlamda üretilen şiddeti meşru gören dilin alıcısı incinme, öfkelenme, yaralanma riski altındadır. Bu anlamda kutuplaştırıcı siyasetin dili şiddetin özgün bir taşıyıcısı olarak insanların ruhsal açısından etkilemekte ve ruhsal belirtilere yol açma potansiyeli taşımaktadır
Medyada, medyanın dilinde ve söyleminde bu tip kutuplaştırıcı siyasete maruz kalan yurttaş çok çeşitli şekillerde etkilenebilir. Söylem inşa edilen bir şeydir, öncelikle dilde inşa edilir. Egemen gücün kendini hissettirdiği bir alandır söylem. Bunu biz ve onlar ikiliği üzerinden kurar. Bu inşa edilen söylem insanlarda çok çeşitli duygulara yol açabilir. Temel amacı da bu duyguları üretmek ve bireyi, grupları, hedef kitleyi ve genel olarak toplumu bu duyguların eşliğinde etkisiz eylemlere ya da eylemsizliğe yöneltmektir. Yarattığı belirsizlik yoğun bir kaygı ve endişe doğururken, içeriğindeki haksızlık öfke üretir.
Korkunun en olumsuz etkisi, bu korkunun içine gömülme, edilgenlik ve boyun eğicilik. Ayrımcılık üreten siyaset az önce vurguladığım gibi eyleme de dönük bir yansıma yaratırsa birey ve toplumlar daha çok örselenmekte ve buna bağlı ruhsal belirtiler ortaya çıkmaktadır. Eğer kendini ifade edebileceği olanaklar, demokratik haklar elinden alınırsa bu yoğun bir öfkeye yol açar. Eğer bu baskı, korku devam ederse bunun içinde gömülme dilsizleşme, sessizleşme riski ortaya çıkar. Umutsuzluk ortaya çıkabilir. Umutsuzluk yaygınlaşma ve kalıcılaşma riski taşır. Ama umutsuzluk kendi zıddını doğurma gücünü de içinde barındırır. Her baskı ona karşı bir direnişi de tetikler. Diyalektik bir süreçtir özünde…
Siyasi figürler aynı zamanda toplumun rol modelleridir. Onların ürettiği dil onları izleyenler tarafından kolaylıkla benimsenmekte, özdeşim kurulmakta ve kopya edilmektedir. Herhangi bir siyasetçinin bir söylem geliştirirken bütün topluma karşı tarihsel bir sorumluluğu olduğunu hatırlaması, akılda tutması gerekir. Bu yüzden şiddet önce dilde başlar ve çözülme de dilden olmalıdır. Özellikle siyasetin, siyasetçilerin amacı çok sık söze döktükleri gibi insanlığı huzurlu bir hayata taşıma sorumluluğu ise bunu hakkıyla yerine getirmeleri beklenir. Bu sorumluluğu öncelikle ve derinden hissetmeleri gerekir. Dildeki şiddeti ortadan kaldırma sorumluluğunu öncelikle siyaseti üretenler taşımalıdır. Bunu beklemek herkesin hakkı. Ülkedeki her yurttaşın hakkı. Vazgeçilmez hakkı. Şiddet dilinin yerine bir barış dilini geçirmek, kalıcı kılmak… Barışı içselleştiren bir yeni insan, yeni bir kuşak yaratmak. Yeni bir siyasetçi yaratmak. Yeni bir toplum yaratmak. Bu hepimizin örgütlü-ortaklaşmacı politik bir mücadele ile eleştirel bilinç ve bilinçli eylemle hayata geçirmesi gereken bir görev…
Gözlerindeki yağmuru biriktiren zaman sensiz ne yapar
Ne söyler su kuşları güneş gizlenirken bataklığa
Kentin ruhu yükselir fabrikaların kirli soluğuyla
Koşar adım tükenir ömürleri kâğıt toplayıcılarının
Gün doğarken uyanır umut yırtıp kötülüğün karanlığını
Güneşin sevincini yüzüme serer
Gülüşüyle yeni bir hayat yükler hüznüme
Devrim olur sesi yıkar kötülüğü
Geleceğin gizini avucunda saklar dokunduğu
Koşar adım büyürken eyleminde özgürlük

















